Ruhsatsız Silah Taşımak

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
2014/145 E.
2015/145 K.

Ruhsatsız silah taşımak suçundan sanık S.. T..’ın 6136 sayılı Kanunun 13/1, 5237 sayılı TCK’nun 62, 52/2 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve 5271 sayılı CMK’nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin, Adana 9. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 08.10.2010 gün ve 231-1050 sayılı kararın kesinleşmesinden sonra, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle dosyayı ele alan Adana 9. Asliye Ceza Mahkemesince 19.09.2012 gün ve 231-1050 sayı ile CMK’nun 231/11. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasına, sanığın 6136 sayılı Kanunun 13/1, 5237 sayılı TCK’nun 62, 52/2 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verilmiş, hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 07.05.2013 gün ve 1901-13795 sayı ile;

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141/3, CMK’nun 34 ve 230. maddeleri uyarınca hükmün gerekçesinde, iddia ve savunmada ileri sürülen görüşlerin yazılması, kanıtların tartışılarak değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen kanıtlar ile mahkemece ulaşılan kanaatin, sanığın suç oluşturduğu veya oluşturmadığı sabit görülen fiillerinin belirtilmesi ve bu fiillerin nitelendirilmesinin yapılması gerekirken açıklanması ertelenen hüküm fıkrası yazılmak suretiyle gerekçesiz olarak hüküm kurulması…” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 01.10.2013 gün ve 595-738 sayı ile;

“…Mahkemece yeni bir hüküm kurulmamıştır. Daha önce verdiği karardan sonra sanığın suç işlemesi nedeni ile şartları oluştuğundan hükmü açıklamıştır. Mahkemenin burada yaptığı işlem sadece hükmün açıklanması için gereken şartların oluşup oluşmadığı, sanığın suçu işleyen kişi olup olmadığının tespittir. Mahkeme bu tespiti yapmıştır. Buna ilişkin gerekçesini bu karara yazmıştır. Önceki kararın gerekçesi ayrıntılı olarak gerekçede anlatıldığından kararda direnilmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur” gerekçesiyle ilk hükümde direnilmesine karar vermiştir.

Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “bozma” istekli 05.03.2014 gün ve 358716 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle hükmün açıklanması durumunda CMK’nun 230, 231/11 ve 232/6. maddeleri uyarınca denetime ve infaza imkân verecek şekilde yeni bir hüküm kurulmasının gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkin olup, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca sanığın denetim süresi içinde işlediği kasıtlı suçla ilgili mahkûmiyetinin kesin nitelikte olması halinde hükmün açıklanmasına karar verilip verilemeyeceği hususunun öncelikle ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.

İncelenen dosya kapsamından;
Kolluk görevlilerince usulüne uygun olarak yapılan kontrol ve denetim sırasında sanığın üzerinden bir adet ruhsatsız tabanca ile şarjör ele geçirildiği, hakkında 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan aynı kanunun 13/1. maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda 08.10.2010 gün ve 231-1050 sayı ile sanığın 6136 sayılı Kanunun 13/1 ve 5237 sayılı TCK’nun 62, 52/2, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye, 5271 sayılı CMK’nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, sanığın denetim süresi içinde işlediği kasten yaralama suçundan Adana 4. Sulh Ceza Mahkemesinin 29.02.2012 gün ve 1344-808 sayı ile 5237 sayılı TCK’nun 86/2, 62 ve 52. maddeleri uyarınca 3.000 Lira adli para cezası ile mahkûmiyetine karar verilmesi üzerine dosyayı ele alan yerel mahkemece 19.09.2012 gün ve 231-1050 sayılı karar ile önceki karara atıf yapılmakla yetinilip sadece denetim süresi içinde işlenen suçla ilgili bilgilere yer verilmek suretiyle gerekçesiz biçimde CMK’nun 231/11. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasına, sanığın 6136 sayılı Kanunun 13/1, 5237 sayılı TCK’nun 62, 52/2 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlık konularının sırayla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
1-Denetim süresi içinde işlenen kasıtlı suçla ilgili mahkûmiyetin kesin nitelikte olması halinde hükmün açıklanmasına karar verilip verilemeyeceği;
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanunun 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkra ile büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanunun 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla çocuk suçlular ile yetişkin suçlular, hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tâbi kılınmıştır.
Başlangıçta yalnızca yetişkin sanıklar yönünden şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, maddeye 6545 sayılı Kanunla “denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez” hükmü eklenmiştir.
5560, 5728, 5739 ve 6008 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için;
1) Suça ilişkin olarak;
a- Yapılan yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması,
b- Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması,
2) Sanığa ilişkin olarak;
a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması,
b- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,
c- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması,
d-Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair beyanının olmaması,
Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir.
Bu şartların varlığı halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve onsekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tâbi tutulacaktır.
Sanık denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davrandığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilecektir.
Hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile ilgili bu genel açıklamalardan sonra açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükmün açıklanması üzerinde durulması gerekmektedir.
5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 11. fıkrası; “Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir” hükmünü taşımaktadır.
Görüldüğü üzere açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanabilmesi için iki halden birinin gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Sanığın denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemesi veya mahkemece kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getirememesi halinde hüküm açıklanacaktır.
Deneme süresi çerisinde işlenen ikinci suçun bu süre içerisinde kesinleşmesi gibi bir zorunluluğa madde metninde yer verilmemiştir. İkinci suçun deneme süresi içerisinde işlenmesi ve kasıtlı bir suç olması hükmün açıklanması için yeterlidir. Ancak mahkeme sanığın denetim süresi içerisinde işlediği kasıtlı suçtan verilen mahkümiyet kararının kesinleşmesinden sonra hükmü açıklayabilecektir. İkinci suçun doğrudan ya da olası kastla işlenmesinin bir önemi yoktur. İkinci suçun taksirle işlenmesi durumunda, bilinçli taksir de olsa hüküm açıklanamayacaktır.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesinin 6. fıkrasının, 5560 sayılı kanunla ile değiştirilmeden önceki hali; “Çocuğun denetimli serbestlik süresi içinde işlediği hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç nedeniyle mahkûm olması veya yükümlülüklerine aykırı davranması hâlinde, mahkeme geri bıraktığı hükmü açıklar. Ancak mahkeme, yükümlülüklerin yerine getirilme durumunu göz önünde bulundurarak, çocuk hakkında belirlenen cezada yarı oranına kadar indirim yapabilir” biçimindedir.
Bu düzenlemeye göre ise çocuklar bakımından açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanabilmesi için çocuğun denetimli serbestlik süresi içerisinde işlediği suçun kasıtlı bir suç olması yeterli olmayıp aynı zamanda hapis cezasını öngörmesi de şarttır.
Uyuşmazlıkla ilgili gelinen bu noktada kesin nitelikteki hükümler üzerinde durulmalıdır.
Kesin hüküm, bir hukuki uyuşmazlığı kesin olarak çözen son karardır. Kesin hüküm şekli ya da maddi anlamda olabilir. Şekli anlamda kesinlik bir kararın şekli anlamda kesinliği, o karara karşı artık olağan kanun yoluna başvurulamamasını ifade eder.
Şekli anlamda kesinleşme;
1-Bir yargı kararına karşı temyiz yoluna başvurulmasının yasal olarak kabul edilmemiş olması,
2-Kanun yolu kabul edilmekle birlikte temyiz başvuru süresinin geçirilmiş olması,
3-Kanun yoluna müracaattan vazgeçilmesi veya müracaatın geri alınması,
4-Temyiz isteminin reddiyle kararın Yargıtay’ca onanmış olması gibi durumlarda gerçekleşir. (Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Bası, Ankara, 2013, s. 314)
Şekli anlamda kesin hükme karşı ancak olağanüstü kanun yollarına başvurulabilir.
Maddi anlamda kesinlik ise; hükmün niteliği değil, diğer yargılamalara olan etkisini ifade eder. Ceza Muhakemesi Kanununda, mahkemece verilen son kararının kesin hüküm niteliği taşıması, hakkında hüküm verilmiş olan aynı kişinin aynı fiilden dolayı bir daha yargılanamaması anlamına gelmektedir. (Erdener Yurtcan, Ceza Yargılamasında Kesin Hüküm, 2. Bası, İstanbul 1987, s. 14 vd.)
Bazı kararların kesin olduğu kanunda açıkça belirtilir ve bu kararlar verildikleri anda kesin hüküm etkisine sahiptirler. Verildikleri anda kesin olan bu kararların başka yargı makamınca incelenerek değiştirilmesi mümkün değildir. Kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan bu kararlara karşı olağan kanun yolu kapalıdır. Kesin nitelikteki bu kararlara karşı ancak, şartları varsa, 5271 sayılı CMK’nun 309. maddesinde düzenlenen “kanun yararına bozma” kanun yoluna başvurulabilir. (Ali Rıza Çınar, Ceza Yargılamasında Temyiz Yolu, Ankara 2006, s.74 vd.)
1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan 305. maddesi uyarınca, ceza mahkemesince verilen hükümler temyiz kanun yoluna tabidir.
Ancak yerel mahkeme hüküm tarihi itibarıyla;
1-İkimilyar liraya kadar (iki bin lira-ikimilyar dahil) para cezalarına dair olan hükümler,
2-Yukarı sınırı onmilyar lirayı (on bin lira) geçmeyen para cezasını gerektiren suçlardan dolayı verilen beraat hükümleri,
3-Bu Kanun ile sair kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümler,
Kesin olup, bu hükümler hakkında temyiz kanun yoluna başvurulamaz.
“İkimilyar liraya kadar (iki bin lira-ikimilyar dahil) para cezalarına dair olan hükümlerin” temyiz edilemeyeceğine ilişkin 1412 sayılı CMUK’nun 305. maddesinin 2. fıkrasının 1. bendinin, Anayasa Mahkemesinin 07.10.2010 tarihinde yürürlüğe giren 23.07.2009 gün ve 65–114 sayılı kararı ile iptal edilmesinden sonra verilen, ister hapis cezasından çevrilen, ister doğrudan hükmolunan adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükümlerinin 14.04.2011 tarihine kadar hiçbir miktar gözetilmeksizin, 14.04.2011 gün ve 27905 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 23. maddesi ile 5271 sayılı CMK’nun 272. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendinde “hapis cezasından çevrilen adlî para cezaları hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen 3.000 Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı istinaf yasa yoluna başvurulamayacağı” şeklinde yapılan değişiklik ve aynı Kanunun 26. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanuna eklenen, “bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamaz” şeklindeki geçici 2. madde gözönünde bulundurulduğunda, 14.04.2011 tarihinden sonra ise, ancak doğrudan hükmolunan 3.000 Türk Lirasından fazla adli para cezalarına ilişkin mahkumiyet hükümlerinin temyizinin mümkün hale geldiği konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır.
Kesin nitelikteki hükümler, temyiz edilmekle kesinleşmiş hükümler gibi infaz kabiliyetine sahiptirler. Yine yeni soruşturmayı ve davayı engelleme etkisi nedeniyle, sanığı ileride yapılacak yargılama ve cezalandırmadan korur.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
5271 sayılı CMK’nun 231/11. maddesinde açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükmün hangi şartların gerçekleşmesi halinde açıklanacağı açıkça belirtilmiş olup bu düzenlemeye göre hakkındaki hükmün açıklanması geri bırakılan sanığın, denetim süresi içinde kasıtlı bir suçtan mahkum olması durumunda hüküm açıklanacaktır. Bunun için ikinci suçun denetim süresi içerisinde işlenmesi ve kasıtlı bir suç olması yeterlidir. İkinci suçun kesinleşme tarihinin önemi yoktur. İkinci suçun şikayete bağlı veya re’sen soruşturulan bir suç olması da sonuca etkili değildir. Yine ikinci suçtan mahkumiyetin adli para cezası ya da hapis cezası olması yanında TCK’nun 50. maddesindeki seçenek yaptırımlara çevrilmiş olmasının da önemi olmadığı gibi kesin nitelikte olmasının da önemi yoktur. Kanun koyucu ikinci suçun kasıtlı bir suç olmasını yeterli görmüş, ikinci suçtan verilecek mahkumiyet hükmünün niteliği konusunda bir sınırlama getirmemiştir. Kanun koyucunun muradı farklı yönde olmadığından, CMK’nun 231. maddesinden önce düzenlenen 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesinin 6. fıkrasında olduğu gibi denetimli serbestlik süresi içerisinde işlenen ikinci suçtan verilecek mahkümiyetin niteliği konusunda kısıtlayıcı bir hükme yer vermemiştir.
Bu nedenlerle, yerel mahkemenin, sanığın denetim süresi içinde işlediği kasıtlı suçtan verilen kesin nitelikteki mahkumiyet hükmünü esas alarak açıklanması geri bırakılan hükmü açıklamasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Bu uyuşmazlık konusu yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi V. Dirim; “Yargıtay Ceza Genel Kurulunda ön sorun olarak ele alınan; açıklanması geri bırakılan hükmün CMK’nun 231/11. maddesi uyarınca, verildiğinde kesin olan hükümler dolayısıyla da açıklanıp açıklanamayacağı hususunda çoğunlukla aramızda görüş ayrılığı bulunmaktadır.
5271 sayılı CMK’nun 231/11. fıkrası uyarınca, ‘Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi …’ halinde mahkemenin hükmü açıklayacağı belirtilmiştir.
Bu düzenlemenin lafzî yorumuna göre, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlenmesi halinde verilecek ceza ister temyizi kabil, isterse verildiğinde kesin olsun açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanacağında kuşku bulunmamaktadır.
Maddenin gâi (amaçsal) yorumuna gelince;
Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hükümlerin maddi ceza hukukuna ilişkin bir takım sonuçları olmasına karşılık hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun bir usul kurumu olduğunda bir kuşku bulunmamaktadır.
Usul hükümlerinde genişletici yorum ve kıyas yasağı bulunmamaktadır. Nitekim Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararları ile bu düşünceden hareketle ve yerinde bir biçimde; silinme koşulları bulunan eski hükümlülüğün veya ceza kararnamesi ile hükmolunan bir cezanın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına engel olmadığına karar verilmiştir.
Adil yargılanma hakkının en önemli başlıklarından birini oluşturan savunma hakkı, temel bir insanlık hakkı olarak AİHS’nin 6. ve 2709 sayılı Anayasa’mızın 36. maddeleriyle 5271 sayılı CMK’nun çeşitli hükümlerinde güvence altına alınmıştır.
Kanunyoluna başvurma hakkı da, savunma hakkının en önemli bölümlerinden birini oluşturmaktadır.
Ayrıca; AİHS’ne Ek 7 Numaralı Protokol’ün 2. maddesi uyarınca,
Herkes ceza konularda iki dereceli yargılanma hakkına sahiptir.
Ancak; maddenin 2. fıkrasına göre, önemsiz suç ve cezalar bakımından kanunla bu hakka bir istisna getirilebilir.
Yukarıdaki istisnai hüküm dolayısıyla, bir çok ülkenin iç hukukunda yüksek mahkemelerin daha önemli işlere daha fazla zaman ayırabilmesine imkân sağlanmaktadır.
Bizde de bu amaçla ve uzunca bir süredir usul kanunlarımızda, belli bir miktara kadar olan para cezalarının kesin nitelikte olduğu kabul edilmiştir.
Son olarak, 6217 SK ile değişik 5320 sayılı CMK’nun Yürürlük ve Uygulaması Hakkında Kanunun Geçici 2. maddesine göre, ‘Bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamaz.’ düzenlemesine yer verilmiştir.
Bu istisnanın da istisnası vardır :
Yargıtay içtihatları uyarınca, kesin olarak verilen kararlar, suç vasfı yönünden temyiz edilebilirler. Örneğin; yaralama suçundan kesin olarak verilen adli para cezasına ilişkin karar, işlendiği iddia olunan suçun öldürmeye teşebbüs olduğu düşüncesiyle temyiz edilebilir.
Öte yandan halen yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK’nun 305/son maddesi uyarınca verildiğinde kesin olan hükümler tekerrüre esas olmaz.
Bize göre bu düzenlemenin gerekçesi şudur :
Savunma hakkının önemli bir parçası olan kanunyoluna başvurma hakkı tanınmaksızın verilen, yâni verildiğinde kesin olan bir cezaya daha ağır bir sonuç bağlanması kabul edilemez.
Kesin nitelikte verilen bir ceza içeren kararın hukuka aykırı olduğu açıkça anlaşılsa bile, bu durumun giderilmesini istemenin sanığın kendi inisiyatifinde olmadığını hatırlatmak isteriz. Zira kanun yararına bozma ihbarında bulunma keyfiyeti Adalet Bakanlığına veya belli koşullarda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına aittir. Böyle bir karara, iki yıla kadar hapis cezasını içeren bir hükmün açıklanması sonucunu bağlamak adil yargılanma hakkına aykırıdır.
Üzülerek ifade etmek isteriz ki, yapılan denetimler ve bilimsel çalışmalara göre, kesin olarak verilen veya açıklanması geri bırakılan kararların büyük bölümü sorunludur.
Kanaatimizce, 5271 sayılı CMK’nun 231/11. maddesini lafzî yorumlamak yerine, insan haklarına ve sözleşmeye uygun bir biçimde amaçsal yoruma tâbi tutmak lâzımdır.
Amaçsal yorum yaptığımız takdirde, denetim süresinde yeni suç işlenmesi sonrasında kesin olarak verilen kararlar dolayısıyla (açıklanması) geri bırakılan hükmün açıklanamaması gerekir.
Açıklanan nedenlerle, direnme hükmünün değişik gerekçeyle bozulması gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.
Denetim süresinde kasten işlenen yeni suç dolayısıyla kesin olarak verilen mahkumiyet kararı dolayısıyla da hükmün açıklanabileceği kabul edildikten sonra yapılan incelemeye gelince;
Hükmün açıklanması sırasında CMK’nun 230, 231/11 ve 232/6 maddeleri uyarınca açıklanan hükme ilişkin denetime ve infaza imkân vercek şekilde gerekçe gösterilmesi zorunlu olduğundan, direnme hükmünün bu nedenle bozulması gerektiği hususunda çoğunluk görüşüyle aramızda bir ihtilaf bulunmamaktadır.”,
Genel Kurul Üyesi N. Meran; “Sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, denetim süresi içinde işlendiği iddia olunan yeni suç nedeniyle açıklanması geri bırakılan hüküm açıklanmıştır.
CMK’nun 231/8. maddesinde öngörülen beş yıllık denetim süresi içinde, aynı maddenin 11. fıkrasındaki ‘Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar.’ Hükmü gereği önceki hükmün açıklanması yoluna gidilmiştir.
Bir kimsenin denetim üresinde suç işlediği, ancak bir mahkeme kararıyla verilen hükmün kesinleşmesi halinde söz konusu olabileceği düşüncesinde hem fikir olunduğundan, kişi hakkında ceza davasının açılmış olması yeni bir suç işlediğini göstermemekte ve önceki hükmün açıklanmasına yol açmamaktadır.
Buna karşılık Ceza Genel Kurulunun 05.05.2015 tarihli oturumunda, 1412 sayılı CMUK’nun 305. maddesi ve 5320 sayılı Kanunun Geçici 2. maddesindeki ‘Bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamaz.’ hükmüne göre, verildiklerinde kesin olan, ikinci bir yargı merciinin kanun yolu denetimine tabi bulunmayan hükmün, geri bırakılan bir hükmün açıklanmasını gerektirip gerektirmediği ön sorun olarak tartışılmış, oy çokluğuyla kesin olarak verilmiş olsa bile sanığın denetim süresinde yeni suç işlediğine ilişkin hüküm niteliğinde olduğundan önceki hükmün açıklanmasını gerektirdiği sonucuna varılmıştır.
AİHS’nin 22.11.1984 tarihinde imzalanan İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmeye Ek 7 Numaralı Protokolün;
‘Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı’ başlıklı 2. maddesinde,
‘Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.
Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle az önemli suçlar bakımından, ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatını müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir.’ hükmüne yer verilmiştir.
AİHS’nin 6/1. maddesine göre ‘Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.’
Yine Sözleşmenin ‘Etkili başvuru hakkı’ başlıklı 13. maddesi gereğince ‘Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.’
AİHM 27 Kasım 2012 Tarihli Bayar-Gürbüz/Türkiye 37569/06 Başvuru no’lu kararında, Türk hukukunda kesin olarak verilen mahkeme kararlarının mahkemeye erişim hakkını engellediği sonucuna vardığını belirtmektedir.
Bu karara göre AİHM ’26. AİHM, başvuranların eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 305. maddesinin 2. fıkrasına rağmen, temyiz yolunun açık olduğunu belirten 7 Nisan 2005 tarihli kararla (yukarıdaki 9. paragraf) başvuranların para cezası ödemeye mahkûm edildiklerini gözlemlemektedir. Başvuranlar, yasal olarak temyize başvurma haklarının bulunduğu kanısıyla temyize başvurmuşlardır. Ancak, Yargıtay, 29 Mart 2006 tarihli kararıyla eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrası gereğince başvuranların temyiz başvurusunu reddetmiştir.
37. Başvuranlar, Yargıtay tarafından temyiz başvurularının kabul edilemez olduğuna karar verilmesinden şikâyet etmektedirler. Bu kararın, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddeleri bağlamında mahkemeye erişim haklarının ihlal edilmesine sebep olduğu kanaatindedirler.
38. Davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesini yapmakla görevli olan AİHM (Guerra ve diğerleri v. İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, kararların derlemesi 1998-1), yukarıda belirtilen olay ve olguların tamamını göz önünde bulundurduğunda, başvuranların AİHS’nin 6. maddesinde öngörülen mahkemeye erişim hakkı kapsamında savunulabilir bir şikâyet sundukları kanısına varmaktadır (bkz, özellikle, Brualla Gomez de la Torre v. İspanya, 19 Aralık 1997, § 33, Derleme, 1997-VII1). Bu maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
‘Herkes davasının, (…) ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, (…) bir mahkeme tarafından (…) ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.’
40. AİHM, erişim hakkının bir unsuru olduğu ‘mahkeme hakkının’ mutlak olmadığını ve özellikle de başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin koşullarda zımni olarak kabul edilen sınırlamalara tabi olabileceğini hatırlatmaktadır. Zira söz konusu bu hak, tabiatı gereği, bu konuda belirli bir takdir payı bulunan devlet tarafından bir düzenleme yapılmasını gerektirmektedir. Ancak neticede yargılanabilir kişinin mahkemeye erişim hakkı, özüne halel getirecek düzeyde veya şekilde sınırlandırılamaz. Son olarak bu sınırlamalar, meşru bir amaç taşıdığı ve kullanılan araçlarla amaç arasında makul bir orantı ilişkisi mevcut olduğu sürece, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. paragrafının gerekleriyle bağdaşmaktadır (bkz, diğerleri arasında, Levages Prestations Services v. Fransa, 23 Ekim 1996, § 40, Derleme, 1996-V).
41. Somut olayda, başvuranların temyiz başvurusuna ilişkin kabul edilemezlik kararı, 5219 sayılı Kanun ile 14 Temmuz 2004 tarihinde değiştirilen eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 305. maddesine dayanarak verilmiştir.
46. Diğer yandan, AİHM, özellikle ‘belirlenen bir miktarın altında para cezası verilmesi halinde, öngörülen cezanın özellikleri dikkate alınmaksızın, yargılanabilir kişilerin temyize başvurma haklarına getirilen sınırlamanın ve dolayısıyla bu kişiler hakkında meydana gelebilecek zararlı sonuçların Anayasa’nın 2. ve 36. maddeleriyle uyumlu olmadığı kanaatine varan’ Türk Anayasa Mahkemesi tarafından Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrasının eleştirildiğini gözlemlemektedir.
49. Yukarıda belirtilenler ışığında ve davanın özel durumu ile yargılamanın tamamı dikkate alındığında, AİHM, başvuranların mahkemeye erişim haklarına orantısız bir kısıtlama getirildiği ve dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. paragrafının güvence altına aldığı mahkemeye erişim hakkının esas yönünden ihlal edildiği kanısına varmıştır.
Sonuç olarak, bu hüküm ihlal edilmiştir.’
Anayasanın 90/son maddesi hükmü gereğince ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.’
CMK’nun 231/11. maddesi uyarınca açıklanması geri bırakılan hükmün, sanığın, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi ve kesin dahi olsa bir hükme dayanılarak açıklanması kanuna uygundur.
Ancak, bu uygulamanın 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 305. maddesine ve 5320 sayılı Kanunun Geçici 2. madde hükmüne göre verildikleri anda kesinleşmiş sayılan ve temyiz edilemeyen hükümlerin, (Yargıtay ya da İstinaf) kanun yolu denetimine ilişkin mahkemeye erişim hakkını Kanun gereği engelledikleri açıktır.
Anayasanın 90/4. maddesi gereğince, kanunlarla aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınması gerektiği ilkesine aykırı olarak, kesin olarak verilen kararların, AİHS’nin 6. ve 13. maddelerine ve İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmeye Ek 7 Numaralı Protokolün 2. maddesine ve insan haklarına aykırı sonuçlar doğurduğundan söz etmeye bile gerek bulunmamaktadır.
Zira, kesin olarak verilen hükümlerde başvurulacak bir kanun yolu bulunmamakta, eğer sanık tarafından bir istek varsa ve bu istek Adalet Bakanlığı ya da Yargıtay C. Başsavcılığı tarafından kabul edilirse, CMK’nun 309. veya 310. maddeleri uyarınca olağanüstü bir kanun yolu olan Kanun Yararına Bozma yoluna gidilebilecektir. Ancak sanığın buradaki isteminin, Kanun yoluna başvurma hakkı bulunanların bu başvurunun yapılması ya da yapılmaması noktasındaki takdiri bakımından hiçbir önemi ve etkisi bulunmamaktadır.
Bununla beraber, verildiği anda kesinleşmiş olan, kesin bir karara dayanarak açıklanan bir hükmün infazı halinde, sonrasında Kanun yararına bozma yoluyla yapılan Yargıtay’ın olağanüstü kanun yolu denetiminde, iddia olunan kasıtlı suçun unsurlarının oluşmadığı veya kasıtlı bir suçun aslında trafik güvenliğini taksirle tehlikeye sokma veya taksirle yaralama vb. gibi bir başka suçu oluşturduğu kanaatine varılırsa, sanığın açıklanması geri bırakılan hükümden sonra işlemiş olduğu kasıtlı bir suçtan da söz edilemeyecek ve önceki hüküm açıklanamayacaktır. Yine incelemenin beraatle sonuçlanması halinde önceki hükmün açıklanması yoluna gidilemeyecek, çünkü sanığın ikinci bir suç işlediğinden bahsedilemeyecektir.
Kesin olarak verilen hükümler dayanak yapılarak açıklanması geri bırakılan mahkumiyet hükmünün açıklanması, sanık bakımından infaz edilmiş olma ve güvenlik tedbirlerinin uygulanması halinde iş kaybı, seçilme veya velayet hakkının kullanılması ya da kamu görevlisi olma hakkını kaybetme vb. türde geriye dönülmez sonuçlar doğurabileceğinden ve hak kayıplarına yol açabileceğinden hukuken yerinde değildir.
Bu tür bir uygulama görünüşte CMK’nun 231/11. maddesine uygun ise de, kişilerin cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına, diğer deyişle mahkemeye erişim hakkına engel oluşturduğundan, Anayasanın 90/4 maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/1.,13. Maddeleri ile İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmeye Ek 7 Numaralı Protokolün 2. maddesine, dolayısıyla insan haklarına aykırı olduğundan Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, açıklanması CMK’nun 231/6. maddesi uyarınca geri bırakılan bir hükmün, denetim süresi içinde işlenmiş bir suç isnadı üzerine, kesin olarak verilmiş olsa dahi, bir başka mahkumiyet hükmü bulunması halinde açıklanması gerektiği yönündeki düşüncesine katılamıyorum.”,
Genel Kurul Üyesi N. Ö.; “Sayın çoğunluk görüşü hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra deneme süresi içinde yeniden suç işlenmesi nedeniyle verilen kararın cezanın miktarı itibariyle kesin hüküm olsada; açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanabileceği yönündedir. Bu karara aşağıda belirtilen gerekçelerle katılmak mümkün olmamıştır.
5320 sayılı kanunun 8. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 305/2. maddesine göre 3000 TL’ye kadar para cezalarına ilişkin olan hükümlerin kesin olduğu ve olağan kanun yollarına başvurulamayacağı düzenlenmiştir. Bu kararlara karşı ancak kanun yararına bozma yoluna başvurmak mümkündür. CMUK’nun 305/son maddesine göre kesin olarak verilen hükümler tekerrüre esas olamaz ancak haklarında anılan kanunun 343. madde hükümleri dairesinde Yargıtaya başvurulabilir.
5271 sayılı CMK’nun 272/3-a maddesine göre de hapis cezasından çevrilen adli para cezaları hariç olmak üzere sonuç olarak belirlenen 3000 TL dahil adli para cezasına mahkumiyet hükümlerine karşı istinaf yoluna başvurulamayacağı düzenlenmiştir.
CMK’nun 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümler usule ilişkin normlardan olup kıyas yapmak mümkündür. Nitekim; CMK’nun 231/6-a maddesine göre hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesine ‘Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış olması bulunması’ gerekmekte olup Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 03/02/2009 tarih 2008/11-250 E 2009/13 K sayılı kararında özetle; kasıtlı bir suçtan mahkumiyetten anlaşılması gereken hususların tartışılması sırasında 5237 sayılı TCK’nun 58. maddesinde tekerrür hükümlerinin uygulanması açısından gerekli sürelerin geçmiş olduğu mahkumiyetlerin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal engel oluşturmayacağını kabulde zorunluluk bulunduğu belirtilmiştir. Görüldüğü üzere kıyas ve yorum yapmak suretiyle bu sonuca gidildiği anlaşılmaktadır.
Dosyaya konu olayla ilgili hukuki problemin çözümünde ışık tutabilecek nitelikte olan Ceza Kararnamelerine ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28/02/2012 tarih 2011/4-522E 2012/71K sayılı kararında özetle ‘…1412 sayılı CMUK’da yer alan düzenlemelere göre ceza kararnamesi ile verilen ve usulüne uygun olarak kesinleşmiş bulunan mahkumiyetlerin son karar niteliğinde bir hüküm olduğunda kuşku bulunmamakta ise de, genel yargılama kurallarından farklı ve kendine özgü istisnai bir yargılama yöntemiyle verilmiş olmaları, temyize tabii olmamaları nedeniyle tekerrüre esas alınmamaları, doğurduğu sakıncalar nedeniyle bu kuruma 5271 sayılı CMK’da yer verilmemesi, AİHM tarafından bu yöntemin adil yargılama ilkesine aykırı olduğuna karar verilmesi gibi hususlar gözönüne alındığında, Ceza Kararnamesi ile verilen mahkumiyetlerin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına engel oluşturmayacaklarının kabulü hakkaniyete uygun düşecektir…’ şeklinde sonuca varılmıştır.
Bu genel kurul kararının gerekçesinde belirtildiği üzere Ceza Kararnamesi temyiz yasa yoluna değil , 1412 sayılı CMUK’nun 190. maddesi uyarınca itiraz yoluna tabidir. İtiraz edilmeyen ve süresinde yapılan itirazın reddedilmesi halinde kesinleşen ceza kararnameleri ‘Son Karar’ niteliğini aldığından hükmün sonuçlarını doğuracak ve infaz edilecektir. Kesin olarak verilen adli para cezalarında ise itiraz yolu dahil (Olağanüstü kanun yolu olan Kanun Yararına Bozma yolu hariç) herhangi bir kanun yoluna tabi olmadığı verildiği anda kesinleşmekte ve derhal infaz edilmektedir. Yine aynı genel kurul kararında; Ceza Kararnamesinin Anayasanın 36. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesine uygun bir düzenleme olmadığına yer verilmiştir.
Anayasanın 36. maddesinde, herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu öngörülmüştür.
Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde adil yargılanma hakkı düzenlenmiştir. Nitekim AİHM Ülkemiz aleyhine açılmış olan birçok davada (Piroğlu ve Karayaka/Türkiye, no:36370/02; Dağlı/Türkiye, no:28888/02; Karahanoğlu/Türkiye, no:74341/01; Mevlüt Karaya/Türkiye no:1383/02; Taner/Türkiye, no:38414/02; Yeşilyurt ve Tutar/Türkiye, No:829605; Oyman/Türkiye, no:39856/02; Nurhan Yılmaz/Türkiye, no:16741/04; Akbulut/Türkiye, no:7076/05) aynı yöndeki başvuruları inceleyerek; ‘…Mahkeme, olay zamanında yürürlükte olan ilgili iç hukuk kurallarına uygun olarak başvuranın yargılanması sırasında açık duruşmaya yer verilmediğini gözlemler…Başvurana, davasını gören mahkemeler önünde kendisini bizzat ya da avukatı vasıtasıyla savunma imkanı tanınmamıştır. Bu nedenle mahkeme, başvuranın cazayi kovuşturmaya aktif olarak katılamadığı kanaatindedir. Yukarıda belirtilenler ışığında mahkeme,adli merciler tarafından usulün başvuranın savunma haklarını tam olarak kullanmasını engellediği ve dolayısıyla yargılamayı adil olmayan bir hale getirdiğine karar vermiştir.’ gerekçesiyle ceza kararnamesi ile verilen hükümlerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/1. maddesinin ihlal edilmiş olduğuna karar vermiştir. AİHM’in bu gerekçeleri verildiği anda kesinleşen ve olağan yargı yolu kapalı olan kesin nitelikteki adli para cezaları içinde geçerli ve kabul edilebilecek niteliktedir. Nitekim AİHM ‘nin Piroğlu ve Karakaya/Türkiye 18 Mart 2008 tarihli kararında ‘AİHM, hükümetin değindiği iç hukuk yolunun Türk Hukuku bağlamında olağanüstü bir iç hukuk yolu olduğunu kaydetmesine rağmen CMK’nın 343. maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bir davayı Yargıtay’a gönderme yetkisine sahip olmakla birlikte, bunu ancak Adalet Bakanı’nın resmi talimatı üzerine yapabilmektedir. Bu nedenle söz konusu iç hukuk yolu davalarına bakılmakta olan kişiler için doğrudan erişebilir değildir.’ şeklinde tespitte bulunmuştur. Görüldüğü üzere Kanun yararına bozma yolu erişilebilir olağan bir kanun yolu olarak kabul edilmemiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ek 7 nolu protokolunun 2. maddesinde düzenlenen iki dereceli yargılanma hakkına ilişkin düzenlemede,
‘1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen herkişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkına haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanabilme gerekçeleri dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.
2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir.’ kuralı getirilmiştir.
Kesin nitelikteki adli para cezalarının diğer mahkumiyet hükümleri gibi hükmün açıklanması için yeterli kabul edilmesi halinde mahkeme açıklanması geri bırakılan hükmü açıklayacaktır. 5271 sayılı CMK’nun 231/11. maddesindeki ‘Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir.’ şeklindeki düzenlemeye göre denetim süresi içerisinde yeni bir suç işlendiğini kabul ederek daha önce karara bağladığı hapis cezasını açıklayacaktır. Bunun sonucunda yargısal denetimden geçmemiş ve bu nedenle kişiye üst mahkemelere başvurma hakkı tanımamasından dolayı savunma hakkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre kısıtlanmış olan bir karara göre sanık (açıklanması geri bırakılan kararda tespit edilen) hapis cezası ile karşılaşacaktır.
Her ne kadar hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümlerin maddi hukuka ilişkin sonuç doğuran normlardan olduğu ileri sürülmekte ise de gerek bilimsel doktrinde gerekse yargısal doktrinde bu kurumun usul hükümleri içerisinde kaldığı kabul edilmektedir. Açıklanması geri bırakılan hükmün denetimli serbestlik şartlarına uyulmaması sebebiyle açıklanması halinde mahkemece hüküm açıklanmadan önce denetimin ihlali hususu denetlenebildiği gibi denetim ihlalin mevcut olduğu kanaatine varıldığında yeniden hüküm kurulurken kişiselleştirmeye ilişkin 5237 sayılı Yasanın maddeleri uygulanabilecektir. Oysa denetim süresince suç işlendiğinin kabulü halinde kesin hükme konu olan suçun gerçekten işlenip işlenmediği hükmü açıklayacak olan mahkemece denetlenmediği gibi açıklanması geri bırakılan hapis cezasına kişiselleştirmeye ilişkin hükümlerde uygulanamayacaktır. Bu durumda sanık sübutu ve suç niteliği denetlenmemiş kesin hüküm niteliğindeki bir karar nedeniyle doğrudan hapis cezasının açıklanmasıyla karşı karşıya kalacaktır.
Yukarıda belirtilen Anayasa hükmü, AİHM’nin kendine özgü yargılama yöntemlerine ilişkin kararlarla ilgili vermiş olduğu kararların gerekçeleri, Ceza Genel Kurulunun 2012/71 K sayılı kararı ile 2009/13 sayılı kararının gerekçeleri ve yukarıda sunulan diğer nedenler birlikte değerlendirildiğinde kesin nitelikteki adli para cezasına ilişkin hükümlerin ihbara esas alınması durumunda maddi hukuka ilişkin sonuç doğurabilecek yani sanığın hapis cezası ile cezalandırılması sonucunu doğurabilecek neticeleri doğurması karşısında çoğunluk görüşüne iştirak etmek mümkün olmamış ve kesin nitelikteki kararların hükmün açıklanmasına dayanak teşkil edilemeyeceği kanaatine varılmıştır.”düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan altı Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.
2- Yerel mahkemece denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle hükmün açıklanması durumunda CMK’nun 230, 231/11 ve 232/6. maddeleri uyarınca denetime ve infaza imkân verecek şekilde yeni bir hüküm kurulmasının gerekip gerekmediğine gelince;
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrası; “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır” şeklinde düzenlenmiştir.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun “Kararların gerekçeli olması” başlıklı 34. maddesinin birinci fıkrasında; “Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230. madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir”,
“Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar” başlıklı 230. maddesinde de;
“(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:
a)İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler.
b)Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.
c)Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi.
d)Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar.
(2)Beraat hükmünün gerekçesinde, 223. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
(3)Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223. maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
(4)Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi hâlinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir”,
“Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar” başlıklı 232. maddesinde ise;
“(1) Hükmün başına, ‘Türk Milleti adına’ verildiği yazılır.
(2) Hükmün başında;
a)Hükmü veren mahkemenin adı,
b)Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği,
c)Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
d)Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı,
Yazılır.
(3)Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.
(4)Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır.
(5)Hâkimlerden biri hükmü imza edemeyecek hâle gelirse, bunun nedeni mahkeme başkanı veya hükümde bulunan hâkimlerin en kıdemlisi tarafından hükmün altına yazılır.
(6)Hüküm fıkrasında, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun Maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.
(7)Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir”,
Hükümlerine yer verilmiştir.
Buna göre, Anayasamızın 141 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının karşıoy da dahil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunlu olup, hüküm; başlık, sorun, gerekçe ve sonuç (hüküm) bölümlerinden oluşmalıdır. “Başlık” bölümünde, hükmü veren mahkemenin adı, mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hakimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt katibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanuni temsilcisinin ve müdafiinin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği, beraat kararı dışında suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı belirtilmeli, “sorun” bölümünde, iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ortaya konulmalı, “gerekçe” kısmında mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmeli, “sonuç (hüküm)” kısmında ise CMK’nun 230 ve 232. maddeleri uyarınca aynı kanunun 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu, TCK’nun 61. ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre uygulanan kanun maddeleri ve hükmolunan ceza miktarı, yine aynı kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbiri, cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin taleplerin kabul veya reddine ait dayanaklar, kanun yollarına başvurma ve tazminat talep etme imkanının bulunup bulunmadığı, kanun yoluna başvurma mümkün ise kanun yolunun ne olduğu, şekli, süresi ve mercii tereddüte yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmelidir.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Yerel mahkemece 08.10.2010 gün ve 231-1050 sayılı karar ile sanığın 6136 sayılı Kanunun 13/1 ve 5237 sayılı TCK’nun 62, 52/2, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, müsadereye, 5271 sayılı CMK’nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle 19.09.2012 gün ve 231-1050 sayılı karar ile önceki karara atıf yapılmakla yetinilip sadece denetim süresi içinde işlenen suçla ilgili bilgilere yer verilmek suretiyle gerekçesiz biçimde CMK’nun 231/11. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasına, sanığın 6136 sayılı Kanunun 13/1, 5237 sayılı TCK’nun 62, 52/2 ve 53. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verildiği görülmektedir.

5271 sayılı CMK’nun 230 ve 232. maddeleri uyarınca hüküm fıkrasında; “223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, tayin olunan ceza miktarının ve kanun yollarına başvurmanın mümkün olup olmadığının” hiçbir tereddüte yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmeli, öncelikle denetime imkan verecek şekilde, diğer taraftan kesinleştiğinde başka bir kararın varlığını gerektirmeden infaza esas alınabilecek nitelikte bir hüküm kurulmalıdır. Bu nedenle yerel mahkemece 5271 sayılı CMK’nun 232/6. maddesi uyarınca denetime imkan verecek ve kesinleştiğinde bir başka kararın varlığını gerektirmeden infaza esas alınabilecek nitelikte yeni bir karar verilmeyip, açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükme atıf yapılması usul ve kanuna aykırıdır.

Bu itibarla, yerel mahkeme direnme kararının, denetime imkan verecek ve kesinleştiğinde bir başka kararın varlığını gerektirmeden infaza esas alınabilecek nitelikte yeni bir hüküm kurulmaması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Adana 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 01.10.2013 gün ve 595-738 sayılı direnme kararının, denetime imkan verecek ve kesinleştiğinde bir başka kararın varlığını gerektirmeden infaza esas alınabilecek nitelikte yeni bir hüküm kurulmaması isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.05.2015 tarihinde yapılan müzakerede ön soruna ilişkin uyuşmazlık yönünden oy çokluğuyla asıl uyuşmazlık konusu yönünden ise oybirliğiyle karar verildi.

ÖNEMLİ UYARI: Bu makale, Av. Metin Polat tarafından www.metinpolat.av.tr için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder. Aykırı hareket edenler hakkında işlem başlatılır. Devamı...