Taksirle Ölüme Neden Olma Suçu

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
2013/771 E.
2015/150 K.

Taksirle ölüme neden olma suçundan sanığın, 5237 sayılı TCK’nun 85/1, 62, 51 ve 53/6. maddeleri uyarınca bir yıl sekiz ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hapis cezasının ertelenmesine ve sürücü belgesinin altı ay süreyle geri alınmasına ilişkin, Ankara 27. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.02.2008 gün ve 478-253 sayılı hükmün, sanık müdafii ile katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 26.01.2012 gün ve 17406-1294 sayı ile;

“Sanık müdafiinin tüm, katılanlar vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;

Sanığın olay tarihinde sevk ve idaresindeki minibüs ile iniş eğimli yolda seyrederken, kaldırım taşına, bir metre yüksekliğinde muhkem nitelikteki demirlere ve yaya kaldırımında yürümekte olan yayaya, ağaca ve işyerlerine çarparak durabildiği dikkate alındığında, aracın ön teker frenlerinin tutması, el frenini kullanma imkanı bulunması, olay yerinde fren hidrolik yağı kalıntılarının işaretlenmemiş olması birlikte değerlendirildiğinde, sevk ve idare hatasıyla olaya neden olduğu, bu nedenlerle tam kusurlu kabul edilmesi ve bu haliyle ceza tayininde alt sınırdan uzaklaşılması gerektiği gözetilmeyerek, tali kusurlu kabul edilip eksik ceza tayini” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesi ise 11.07.2012 gün ve 903-1419 sayı ile;

“Sanığın kullandığı aracın ondört yolcu kapasiteli minibüs olduğu, teknik raporlarda arka fren sisteminin devre dışı kaldığının belirtildiği, yolun iniş eğimli olduğu, aracın freninin patlamasından önce mi yoksa sonra mı hızlandığının saptanamadığı, bu şüpheli durumdan sanığın istifade etmesi gerektiği, savunmaların aksinin ispatlanamadığı, dairenin daha önceki kararlarında mekanik olarak hızın tespit edilememesi kriterini koyarak, süratli gidip kazaya neden olmada bilinçli taksiri kabul etmediği, teknik arıza bulunmadan aracın bariyeri aşması veya birden fazla sabit nesneye zarar vermesi halinde asgari haddin üzerinde ceza verileceği, olaydaki gibi teknik arızanın mevcut olduğu durumlarda yayaya, ağaca ve demir parmaklığa çarpmasından sonra durabilmesinde asgari hadden ceza verilmesinin doğru bir yol olacağı, Ankara Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi raporunda sanığın ikinci derece kusurlu bulunduğu, kazada aracın arka fren sisteminin devre dışı kalmasının birinci derece etkili kabul edildiği” gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık müdafii ile katılanlar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 19.11.2013 tarih, 254088 sayı ve “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; taksirle ölüme neden olma suçundan sanığın asli kusurlu mu, yoksa tali kusurlu mu olduğu ile buna bağlı olarak iki seneden altı seneye kadar hapis cezasını gerektiren suçtan hakkında alt hadden ceza tayininin isabetli bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;
Olay tarihinde sevk ve idaresindeki ticari minibüs ile gündüz vakti, meskûn mahalde, tek yönlü, oniki metre genişliğinde, orta refüjle bölünmüş, zemini kuru, asfalt kaplama yolda seyir halinde bulunan sanığın, aracının arka frenlerinin arıza yapması neticesinde direksiyon hâkimiyetini kaybedip, karşı istikamete geçerek yolun kenarında bulunan demir bariyerlere ve ardından kaldırımda yürümekte olan yayaya çarparak ölümüne neden olduğu,
Kazada minibüste bulunan iki kişinin de basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek şekilde yaralandığı, ancak sanıktan şikâyetçi olmadıkları,
2001 model, otokar marka, ondört yolcu kapasiteli minibüs üzerinde inceleme yapan makine mühendisi bilirkişinin; aracın arka tekerlerine giden fren hidrolik deposunun boşalmış olduğunu, arka iki tekere taksimatla dağıtılan fren hidroliğinin sol arka tekerleğe giden metal borudaki delinme nedeniyle aktığını, arka fren sistemini çalıştıracak hidrolik yağının tekerlek merkezlerine gitmemesi neticesi fren yapılamayacağını, bu durumun “fren patlaması” olarak nitelendirildiğini, hava sistemi, ön düzen ve direksiyon sistemi ile ön teker fren sistemlerinin çalıştığını, ancak arka fren sisteminin devre dışı kaldığını, sol arka fren hidrolik borusunun delinmesi sonucu arka tekerleğe giden fren hidroliğinin tamamen boşaldığını ve arka frenlerin tutmaması nedeniyle kazanın sürücü hatasından değil teknik arızadan ileri geldiğini belirttiği,
Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığı raporunda; sanığın sevk ve idaresindeki minibüs ile meskûn mahalde seyri esnasında, hızını mahal şartlarına göre ayarlamayarak, arka frenlerinin tutmadığını fark ettiğinde, eğimli yolda inişe uygun vitesle inmesi, ön frenlerinin tuttuğu nazara alındığında, frenlemenin ön tekerler vasıtasıyla yapılabilmesi, arka tekerlerde bulunan ve park halinde iken sabitlemeye yarayan el freni ile aracı durdurmaya yönelik çaba sarfetmesi durumunda hızının azaltılabileceği, bu şartlarda çarpmanın şiddetinin düşürülmesi mümkün iken, bu hususlara özen göstermemiş olmasıyla, aracı hızından dolayı durduramayıp, kaldırımda bulunan yayaya ve akabinde dükkânlara çarpması neticesi meydana gelen olayda; dikkatsiz, tedbirsiz ve kurallara aykırı hareketleriyle ikinci derece kusurlu olduğu, ölenin yaya kaldırımında bulunduğu sırada minibüsün sadmesine maruz kaldığı, hatalı tutum ve davranışı bulunmadığından kusursuz olduğu, aracın sol arka fren hidrolik borusunun delinmesi neticesi arka tekerlere giden hidrolik yağının tamamen boşalması nedeniyle frenlerinin tutmamasının teknik arıza olup, olayın oluşumu üzerine birinci derecede etkili olduğunun kaydedildiği,
Anlaşılmaktadır.
Mağdur Z.. B..; olay tarihinde sanığın sevk ve idaresindeki minibüste yolcu olarak bulunduğunu, yoğun trafikte kavşağa doğru yavaş şekilde ilerlediklerini, şoförün durup yolcu indirdiğini, ardından da hareket ettiğini, frene bastığında bir ses geldiğini, sanığın; “fren patladı, sıkı tutunun” dediğini, önlerinde bulunan araçlara çarpmamaya çalışırken direksiyon hâkimiyetini kaybettiğini, yolun karşısındaki kaldırıma çıkıp dükkân duvarlarına çarparak durduğunu, araçtan indiklerinde kaldırımın üzerinde minibüsün çarpması neticesi yaralanmış bir kişinin yatmakta olduğunu gördüklerini, kazada kendisinin de yaralandığını, ancak şikâyetçi olmadığını ifade etmiş,
Mağdur A.. Ö..; sanığın minibüsünde bulunduğunu, yoğun trafikte kavşağa doğru ilerlediklerini, sanığın yolcu indirip hareket ettikten sonra frene bastığını, frenlerden bir ses gelmesi üzerine; “fren patladı, sıkı tutunun” dediğini, öndeki araçlara çarpmamaya gayret ederken direksiyon hâkimiyetini kaybettiğini, karşı kaldırıma çıkıp işyerlerine vurarak durduğunu, araçtan indiklerinde bir şahsın yaralı vaziyette yerde yatmakta olduğunu gördüğünü, kazada kendisinin de yaralandığını, ancak şikâyetçi olmadığını beyan etmiş,Tanık K..; trafik polisi olarak görev yaptığını, sanığın aracının çarptığı yerde bir metre yüksekliğinde demir bariyerler bulunduğunu, minibüsün çarpması neticesinde bariyerin devrildiğini, bu nedenle olay öncesi yol şartlarına göre aşırı hızlı olduğu kanaatini taşıdığını belirtmiş,Sanık kollukta; sevk ve idaresindeki minibüsle seyir halinde olduğunu, olay yerinde yolcu indirdikten sonra yoğun trafikte yavaş bir şekilde ilerlemeye başladığını, rampadan sağa dönmesi gerektiğini, yavaşlamak amacıyla frene bastığında arka tekerden hava boşalma sesi geldiğini, yolcuları tutunmaları konusunda uyardığını, aracı durdurabilmek maksadıyla vitesi küçülttüğünü, önde bulunan araçlara çarpmamak için sola kaçmak istediğini, hava takviyeli el frenini çekip kontağı kapattığını, buna rağmen minibüsün durmadığını, hava takviyeli hidrolik sistemli direksiyon olduğu için dönüşte zorlandığını, dönemeyeceğini anladığı esnada kazanın meydana geldiğini, karşı şeride geçtiğini ve demir korkulukları yıktığını, kaldırımda bulunan ağaca çarptıktan sonra işyerlerinin camlarına vurduğunu, bu sırada kaldırımda yürüyen şahsın demir korkuluğun çarpması sonucu yere düştüğünü, kendisini hastaneye kaldırdıklarını, olayı müteakip trafik görevlilerine gerekli belgeleri verdiğini, kazadan dolayı şoka girdiğini, polisin uyarısı üzerine karakola geldiğini, kazanın aracın frenlerinin patlamasından kaynaklandığını, herhangi bir zarara sebebiyet vermemek ve aracı durdurabilmek için elinden gelen tüm çabayı gösterdiğini, buna rağmen aracı durduramadığını, olayda herhangi bir kusuru bulunmadığını,
Cumhuriyet savcılığında; olay mahallinde yolcu indirip hareket ettiği sırada aracında bir titreme hissettiğini, frenlerin boşaldığını anladığını, vites küçültüp sağa dönmek istediğini, süspansiyonlu olduğundan vites ve direksiyon aksamının kitlendiğini, kaldırımda yürümekte olan şahsa çarptığını, minibüsü bir hafta önce bakıma götürdüğünü, fren sisteminin hidrolik ve hava takviyeli olduğunu, hava barının hidroliğe yüksek basınç yapması nedeniyle sibobun kendiliğinden açılıp kapandığını, bütün tedbirleri almasına rağmen kazaya engel olamadığını, sağa dönmek istediği sırada karşı şeride geçip yolun kenarındaki demir korkuluklara vurarak durabildiğini, ölene kendisinin değil demir korkulukların çarpmış olabileceğini,
Sorguda; rampayı indiği sırada fren hidrolik sisteminde arıza meydana geldiğini ve aracın kontrolden çıktığını, korkuluğa çarparak durmayı düşündüğünü, korkuluğun arkasında bulunan yayanın çarpmanın etkisiyle yaralandığını, kazada bir kusuru olmadığını,
Duruşmada ise; olay günü şoförü olduğu hava takviyeli frene sahip minibüs ile ikinci vitesle seyir halinde bulunduğunu, iniş eğimli yolda frene bastığında tutmadığını fark ettiğini, hızının otuz kırk kilometre civarında olduğunu, arka tekerleği kilitlemesi için kontağı kapatıp aracı birinci vitese aldığını, yolun ikiye ayrıldığını, sağ tarafı riskli gördüğünü, o nedenle sola yöneldiğini, ancak yolun kenarında bulunan bariyerlere çarpmasına engel olamadığını, aracın motorunu durdurduğu için direksiyonu çevirmesinin zorlaştığını, çarptığı korkulukların yaya kaldırımda bulunan şahsa vurması neticesinde öldüğünü savunmuştur.
Uyuşmazlık konusunda isabetli bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından, öncelikle taksir ve unsurları üzerinde durulması gerekmektedir.
Kural olarak suç yalnızca kastla işlenebilir. Ancak kanunda açıkça gösterilen hallerde taksirle de işlenebileceği kabul edilmiştir. Failin cezalandırılabilmesi için, kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu istisnai bir kusurluluk şekli olan taksir, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 22/2. maddesinde; “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi” şeklinde açıklanmıştır.
Arapça “kusur” kökünden türetilmiş bulunan taksir; kısaltma, bir işi eksik yapma, bir şeyi yapabilirken çekinip yapmama, kusur etme, kabahat ve günah anlamlarına gelmektedir. (Kayıhan İçel, Ceza Hukukunda Taksirden Doğan Sübjektif Sorumluluk, Cezaevi Matbaası, İstanbul 1967, s. 22) Hukuki anlamda ise; neticenin fail tarafından öngörülebilir olduğu halde öngörülmemesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, öngörüldüğü halde istenmemesi biçiminde de gerçekleşebileceği ifade edilmektedir. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 2. Baskı, c. 1, s. 590)
Öğreti ve yargısal kararlarda da; “failin suç tipindeki neticeye yönelik kast içerisinde olmadan, fakat zorunlu olduğu özeni gösterdiği takdirde neticenin meydana gelmesi mümkün bulunmayan hallerde, tespit edilmiş suç tipini hukuka aykırı olarak ihlal etmesi; bir kimsenin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle, istemediği ve fakat öngörülebilir bir neticeyi gerçekleştirmesi” biçiminde tanımlanmıştır. (Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 1992, c. 2, s. 336; Turan Tufan Yüce, Türk Ceza Hukuku Temel Kavramları, Turhan Kitapevi, Ankara 1984, s. 59; Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara 1993, c. 1, s. 508; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 172; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 318; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 2015, 4. Baskı, s. 254; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 17. Baskı, s. 232)
Suçun manevi unsurlarından olan kast gibi taksirde de birlikte yaşamanın getirdiği kurallara uyulmaması söz konusudur. Toplumsal hayatta belli faaliyetlerde bulunan kişilerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar birlikte yaşama mecburiyetinden doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç, bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir. Taksirli suçta fail; dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için ceza yaptırımı ile karşılaşır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle sebep olmaktan kaynaklanmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.11.2014 gün ve 179-499; 18.02.2014 gün ve 10- 80; 25.03.2008 gün ve 43-62; 01.02.2005 gün ve 213-3; 23.03.2004 gün ve 12-68; 09.10.2001 gün ve 181-204 ile 21.10.1997 gün ve 99-202 sayılı kararlarında açıkça vurgulandığı ve öğreti ile uygulamada da kabul edildiği üzere taksirin unsurları;
1- Taksirle işlenebilen bir suç olması,
2- Hareketin iradiliği,
3- Neticenin iradi olmaması,
4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,
Şeklinde kabul edilmektedir.
Taksirli suçlarda da gerek icrai, gerekse ihmali hareketlerin iradi ve meydana gelen sonucun öngörülebilir olması, bunun yanında hareketle netice arasında illiyet bağı bulunması gerekmektedir. Olayda iradi bir davranışın bulunmaması halinde taksirden sözedilemeyecek, öngörülemeyen neticenin gerçekleşmesi durumunda da failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.
Taksirli hareket ile meydana gelen netice arasında illiyet bağı bulunmaması halinde fail bu sonuçtan sorumlu tutulamayacaktır Neticenin gerçekleşmesinde, mağdur veya başka bir kişinin taksirli davranışının da etkili olması durumunda, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin vasfını da değiştirmeyecektir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda taksirle işlenebilen suçlarda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hal ancak temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.
Bu açıklamalardan sonra, taksir ve taksirle ölüme neden olma suçuyla ilgili hükümler de gözden geçirilmelidir.
TCK’nun 22. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları;
“4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir.
5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir” şeklinde düzenlenmiştir.
Madde gerekçesinde de; “Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz” ifadelerine yer verilmiştir.
TCK’nun ikinci kısım birinci bölümünde ve hayata karşı suçlar arasında yer verilen 85. maddesi;
“Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” şeklinde düzenlenmiş olup, maddenin birinci fıkrasında taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçu yaptırıma bağlanmıştır. Taksirli hareket sonucu birden fazla insanın ölümüne veya bir ya da birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir ya da birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunmuş ise fail maddenin ikinci fıkrası gereğince cezalandırılacaktır.
Bu aşamada bilirkişilerin atanması, bilirkişi raporları ve bu raporların yargı mercileri nezdinde bağlayıcı olup olmadıkları üzerinde de durulması gerekmektedir.
Ceza Muhakemesi Kanununun “Bilirkişinin Atanması” başlıklı 63. maddesinde;
“1) Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re’sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcinin istemi üzerine karar verilebilir. Ancak hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez.
2) Bilirkişi atanması ve gerekçe gösterilerek sayısının birden çok olarak saptanması, hâkim veya mahkemeye aittir. Birden çok bilirkişi atanmasına ilişkin istemler reddedildiğinde de aynı biçimde karar verilir.
3) Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı da bu maddede gösterilen yetkileri kullanabilir” şeklindeki düzenlemeye yer verilmiştir.
Bilirkişi, Ceza Muhakemesi Kanununa Göre İl Adlî Yargı Adalet Komisyonlarınca Bilirkişi Listelerinin Düzenlenmesi Hakkında Yönetmeliğin üçüncü maddesinde; “çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde oy ve görüşünü sözlü ya da yazılı olarak vermesi için başvurulan gerçek veya tüzel kişi” şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan hareketle denilebilir ki, sahip bulunduğu uzmanlık bilgisiyle mahkemeye bir ispat sorununda yardımcı olup, tanzim ettiği raporu delil değil, “delil değerlendirmesi aracı” olan bilirkişilere başvurmanın amacı, “çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde görüş alınmasıdır.” Bununla birlikte, ceza muhakemesinde bilirkişiler kendiliğinden rol alamazlar. Sorunun ne zaman uzmanlık ya da özel veya teknik bilgi gerektirdiğine bilirkişi tayin etmekle görevli ve yetkili olan savcı, hâkim ya da mahkeme karar verecektir.
Anılan hükümler uyarınca hâkim, çözümü ancak özel veya teknik bir bilgi gerektiren hallerde bilirkişi dinleyebilir veya rapor isteyebilir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümü mümkün bulunan konularda ise bilirkişiye başvurmayacaktır. Kanun koyucunun uzmanlığa, özel veya teknik bilgiye ihtiyaç bulunduğunu baştan kabul ettiği “akıl hastalığı, parada sahtecilik, moleküler genetik inceleme” gibi hususlar hariç, hâkimin bilirkişi raporu alma mecburiyeti bulunmadığı gibi, bilirkişi raporu da mahkemeleri bağlayıcı nitelikte değildir.
Ölümle sonuçlanan kazada, sanığın kusurlu olup olmadığı ve kusurlu ise derecesinin belirlenmesi hususunun “uzmanlık gerektiren özel ve teknik bir konu” olduğu açık ise de, bu konuda tanzim edilen bilirkişi raporlarının hâkimin delilleri serbestçe takdir yetkisini elinden almayacağı, başka bir ifadeyle yargılamayı gerçekleştiren hâkimin bilirkişilerin tespit ettikleri kusurun varlığı ya da yokluğu ve belirledikleri kusur oranları ile bağlı bulunmadığı, aksine bilirkişilerin yapacakları teknik belirlemeler çerçevesinde failin kusurlu olup olmadığı, varsa kusurunun ne olduğu ve bu kusurun cezanın belirlenmesinde ne derece etkin olacağının, her olayın özelliğine göre ve yasal gerekçelerle belirlemesi gerektiği açıktır. Olayın gerçekleşme biçimini belirleme görevi de hâkime ait olup, bilirkişi bu hususlarda ortaya koyacağı teknik veriler ile hâkime yardımcı olacak ve tarafların taksirli davranışlarının ve kusur durumlarının nelerden ibaret olduğunu gösterecektir.
Nitekim bu husus, 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanununun 23/C–3 maddesinde; “Adli Tıp Genel Kurulu kararları nihai olmakla beraber mahkemelerin delilleri serbestçe takdir hususundaki yetkilerini kısıtlamaz” şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Öte yandan, Türk Ceza Kanununun üçüncü bölümünde yer alan “cezanın belirlenmesi” başlıklı 61. maddesinin birinci fıkrasında, temel cezanın belirlenmesinde göz önüne alınması gereken hususlar; “suçun işleniş biçimi, suç işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saik” biçiminde düzenlenmiş, “adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı üçüncü maddesinin birinci fıkrasındaki; “suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” şeklindeki hüküm ile de, gerçekleştirilen fiille hükmolunan ceza ve güvenlik tedbiri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır. Söz konusu ölçütler genel nitelikli olup, bunların her biri tüm suçlara uymayabileceğinden, her suç için bütün kıstasların değil sadece ilgili suça uyan hükümlerin nazara alınması gerekmektedir. Sözgelimi, taksirli suçlar açısından “failin güttüğü amaç ve saik” ölçütü uygulanamayacaktır.
Kanun koyucu, cezanın kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime somut olayın özellikleri ve fiilin ağırlığıyla orantılı bir biçimde gerekçelerini de göstererek, iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi vermiştir. Ancak hâkimin temel cezayı tayin ederken dayandığı gerekçe, yukarıda belirtilen hükümlere uygun olarak; suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, güttüğü amaç ve saik ile dosya muhtevasına yansıyan bilgi ve belgelerin isabetli bir şekilde değerlendirildiğini gösterir biçimde yasal ve yeterli olmalıdır.
Buna göre, herhangi bir suç nedeniyle alt ve üst sınırlar arasında ceza belirlenirken göz önüne alınması gereken ölçütler, kanunda açıkça; “suçun işleniş biçimi, suç işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saik” şeklinde sıralanmıştır. Taksirle işlenen suçlar açısından kanun koyucu, 22. maddenin dördüncü fıkrası ile; “taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir” şeklinde bir başka ölçüt daha ilave etmiştir. Bu durum karşısında, taksirle işlenen suçlarda alt ve üst sınır arasında ceza belirlenirken, tüm bu hususların birlikte göz önüne alınması gerekmektedir.
Anılan kanuni düzenlemelere göre, taksirle ölüme neden olma suçu açısından temel cezanın tayininde failin kusurunun belirlenmesinin zorunlu olduğu açıktır. Öte yandan kusur tespiti sırasında; suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri ile meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığının da göz önüne alınacağında herhangi bir şüphe bulunmamaktadır.
Yeni Türk Ceza Kanununda, daha önceden olduğu gibi taksirli suçlarda matematiksel kusur hesabına dayalı cezalandırma sisteminden vazgeçilmiş ise de, alt ve üst sınır arasındaki cezanın, suç konusunun önem ve değeri ile meydana gelen zarar ya da tehlikenin ağırlığı gözetilerek, fakat ağırlıklı olarak kusura göre belirlenmesi hakkaniyete ve kanuna da uygun olacaktır. Bunun dışında, cezanın kanunlarda yer alan objektif ölçütler terk edilerek, tamamen sübjektif olan hak ve nasafet gereğince tayin edilebileceğinin kabul edilmesi halinde, kişilere göre değişkenlik gösterecek olan adaletsiz uygulamalar ortaya çıkabilecektir.
Diğer taraftan, yargılamayı gerçekleştiren hâkimin, bilirkişilerin belirledikleri kusur oranları ile bağlı olmadığı, aksine bilirkişilerin yapacakları teknik belirlemeler çerçevesinde failin kusurunun ve bu kusurun cezanın belirlenmesinde ne derece etkin olacağını her olayın özelliğine göre kanuni gerekçelerle belirlemesi, ayrıca vurgulanması gereken önemli bir başka husustur. Bir diğer husus ise, olayın kabul şeklini belirleme görevinin hâkime ait olduğudur. Bilirkişi bu konularda ortaya koyacağı teknik veriler ile hâkime yardımcı olacak ve tarafların taksirli davranışlarının ve kusur durumlarının nelerden ibaret olduğunu gösterecektir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sevk ve idaresindeki ondört yolcu kapasiteli ticari minibüs ile gündüz vakti, meskûn mahalde, tek yönlü, oniki metre genişliğinde, orta refüjle bölünmüş, inişe eğimli, zemini kuru ve asfalt kaplama yolda seyir halinde olan sanığın, arka frenlerinin arıza yapması neticesinde direksiyon hâkimiyetini kaybederek karşı kaldırıma geçip, yolun kenarındaki demir korkuluklara ve ardından kaldırımda yürümekte olan yayaya çarparak ölümüne neden olduğu, kazada aynı minibüste bulunan iki kişinin de basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, ancak şikâyetçi olmadıkları sabit bulunan olayda; makine mühendisi bilirkişi, minibüsün arka tekerlerine giden fren hidrolik deposunun boşaldığını, arka tekerlere taksimatla dağıtılan fren hidroliğinin sol arka tekere giden metal borudaki delinmeden aktığını ve arka fren sistemini çalıştıracak hidrolik yağın fren teker merkezine gitmemesi sonucunda fren yapılamayacağını, hava sistemi, ön düzen, direksiyon ile ön teker fren sisteminin çalıştığını, arka fren sisteminin ise devre dışı kaldığını, sol arka fren hidrolik borusunun delinmesi nedeniyle arka tekerlere giden fren hidroliğinin tamamen boşalması ve arka frenlerinin tutmaması nedeniyle kazanın sürücü hatasından değil, teknik arızadan ileri geldiğini ifade etmiş, kovuşturma aşamasında Adli Tıp Kurumu Ankara Grup Başkanlığınca düzenlenen raporda; aynı gerekçelerle sanığın tali derecede kusurlu olduğu belirtilmiş ise de, meskûn mahalde, iniş eğimli ve trafiğin yoğun olduğu yolda seyir halinde iken, aracın fren sistemindeki teknik arızanın etkisiyle direksiyon hâkimiyetini kaybedip karşı şeride geçerek, önce kaldırıma, bir metre yüksekliğinde muhkem demir korkuluğa, yaya kaldırımında yürümekte olan yayaya, ardından bir ağaca ve dükkânlara çarparak durabilmesi, kaza mahallinde hidrolik yağı akıntısı bulunduğuna ilişkin herhangi bir tespite yer verilmemesi nazara alındığında, hızının mahal şartlarına göre fazla olduğu, aracını aktif olan diğer sistemlerini kullanarak durdurabilmek yerine, karşı kaldırıma geçip yol kenarında bulunan demir bariyerlere çarparak durmayı denediği, bir metre yüksekliğinde ve muhkem nitelikteki söz konusu bariyerlere, ağaca ve dükkânlara vurarak durabildiği, kazadan bir hafta önce aracın bakımını yaptırdığını beyan etmesine karşın bu konuya ilişkin herhangi bir belge ibraz etmediği, mesleği şoförlük olmasına rağmen, toplu taşıma aracı olarak kullanılan ve her gün trafikte seyir halinde bulunan aracın bakımlarına gereken dikkat ve özeni göstermediği, olay sabahı da hidrolik yağ borusunu kontrol etmeden yola çıktığı hususları birlikte nazara alındığında, bir kişinin ölümü ve şikâyetçi olmayan iki kişinin de basit bir tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaralanmasıyla sonuçlanan trafik kazasında asli kusurlu olduğu ve temel cezanın belirlenmesinde bu durum nazara alınarak alt hadden makul bir ölçüde uzaklaşılarak hüküm kurulması gerekirken, mahalli mahkemece tali derecede kusurlu olduğu kabul edilip, TCK’nun 85/1. maddesinde iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası öngörülen taksirle ölüme neden olma suçundan temel cezanın iki sene olarak takdir edilmesi dosya muhtevasına uygun bulunmamaktadır.

Bu itibarla, yerel mahkeme hükmünün, sanığın meydana gelen trafik kazasında asli kusurlu bulunduğu ve alt hadden uzaklaşılarak ceza tayin edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Ankara 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 11.07.2012 gün ve 903-1419 sayılı direnme kararının, sanığın trafik kazasında asli kusurlu bulunduğu ve alt sınırdan uzaklaşılarak ceza tayin edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliklerinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.05.2015 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

ÖNEMLİ UYARI: Bu makale, Av. Metin Polat tarafından www.metinpolat.av.tr için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder. Aykırı hareket edenler hakkında işlem başlatılır. Devamı...