İTİRAZIN İPTALİ DAVASI

TARAFLAR ARASINDAKİ HUKUKİ İLİŞKİNİN VEKALET SÖZLEŞMESİ OLDUĞU VE BU SÖZLEŞMEDEN DOĞAN ALACAKLARIN BEŞ YILLIK DAVA ZAMANAŞIMINA TABİ BULUNDUĞU

YEREL MAHKEMENİN ÖZEL DAİRE BOZMA KARARINA KARŞI DİRENMESİNİN YERİNDE OLUŞU

T.C YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
Esas: 2013 / 13-1913
Karar: 2015 / 1260
Karar Tarihi: 22.04.2015

(818 S. K. m. 125, 126, 140, 386, 387)

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda? Kozan 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 08.02.2012 gün ve 2010/85 E-:2012/48 K. Sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 13.12.2012 gün ve 2012/11193 E-2012/28548 K. Sayılı ilamı ile?

(… Davacı? davalı hakkında muhasebe ücreti alacağı nedeniyle Kozan İcra Müdürlüğünün 2010/252 esas nolu dosyası ile icra takibi yapıldığını, ancak davalının borca itirazı nedeniyle takibin durduğunu, yapılan itirazın haksız ve hukuka aykırı olduğunu belirterek, davalı tarafın itirazının iptali ile icra takibinin devamına, davalının %40’dan aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatına mahkum edilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı? davanın zamanaşımına uğradığı belirterek davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın 5 yıllık zamanaşımına tabi bulunduğu gerekçesiyle reddine karar verilmiş? hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Mahkemece, her ne kadar ödenmeyen veya eksik ödenen muhasebe ücret alacakları yönünden 5 yıllık zamanaşımı süresinin geçerli olduğu gerekçesi ile 2006-2007-2008 yıllarına ait davalı şirketin inşaatı ile ilgili 2.500 TL muhasebe ücreti alacağının ve 1999 – 2009 yıllarına ilişkin alacak talebinin zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş ise de? dava konusu ihtilafta uygulanacak zamanaşımı süresi sözleşme ilişkilerindeki 10 yıllık zamanaşımı süresi olup, dava tarihi itibariyle zamanaşımına uğramamış alacak kalemleri bulunmaktadır. Bu nedenle, belirlenen zamanaşımı süresi dikkate alınarak sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

2- Bozma nedenine göre, davacının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gerek görülmemiştir…)

gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava? muhasebe ücretinin tahsili için girişilen ilamsız icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemenin, “…davacı ve davalı arasındaki hukuki ilişkinin vekalet akdi olduğu, çünkü davacının davalının gözetimi ve denetimi altında bu işi ifa etmediği, bu durumda hizmet akdinden değil vekalet akdinin söz konusu olduğu, vekalet akdinden doğan alacaklarda zamanaşımı süresinin BK’nun m.126/4 uyarınca 5 yıl olduğu, davalının da gerek takibe itiraz dilekçesinde gerekse davaya cevap dilekçesinde, zamanaşımı itirazını süresinde yaptığının anlaşıldığı, ayrıca yapılan bilirkişi incelemelerinden de anlaşılacağı üzere, 09/06/2010 tarihli ve 31/12/2011 tarihli rapor ve ek rapor içeriklerine göre, zamanaşımı dikkate alınıp son 5 yıl içinde hak kazanılan ücret toplamının 2043,52 TL, son 5 yıl içinde yapılan fazla ödeme miktarının ise 2426,32 TL olduğu, bu durumda hak kazanılandan daha fazla ödeme yapıldığı ve davalının muhasebe ücreti borcunun kalmadığı…” gerekçesiyle davanın reddine dair verdiği karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece, yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş? yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını, davacı vekili temyiz etmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık? taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin tabi olduğu dava zamanaşımı süresinin 5 yıl mı yoksa 10 yıl mı olduğu noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi ve daha isabetli çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle, zamanaşımı ve vekalet sözleşmesinin niteliğine ilişkin genel açıklamalar yapılmasında fayda vardır.

Borç ilişkisini kuran en önemli kaynak sözleşmedir. Her sözleşme, taraflar arasında bir hukuki ilişki meydana getirir, bu ilişkiye “sözleşmeye dayalı=akdi ilişki” denir.

Borç doğuran sözleşmelerden birisi olan “Vekalet Sözleşmesi”, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK)’nun 386/1. maddesinde, “Vekalet, bir akittir ki, onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler.” şeklinde tanımlanmıştır.

Vekil, vekalet sözleşmesi gereği başkası adına işler yapmakla yetkilendirilmiş olan kişidir. Vekil bu açıdan bakıldığında, bir avukat, doktor, bankacı, mimar, bir taşınmazı vekaleten satın alan veya satan kimse vb. olabilmektedir.

Bu tanımlamadan vekalet sözleşmesinin unsurları: vekilin, bir iş görme borcunu üstlenmesi? iş görme borcunun, başkasının menfaatine yapılması? iş görme borcunun, müvekkilin iradesine uygun olarak yerine getirilmesi? vekilin, edim sonucunu değil, edim fiilini üstlenmesi? vekilin, iş görme borcunu yerine getirirken bağımsız hareket etmesi? ücret (ki bu unsur zorunlu değildir) biçiminde sıralanabilir.

Vekalet sözleşmesi kural olarak, BK’nun 11. maddesinin 1. fıkrası hükmü gereğince hiçbir şekle bağlı değildir. Yazılı olabileceği gibi, sözlü de yapılabilir. Hatta BK’nun 6. maddesi hükmü uyarınca vekalet örtülü olarak (zımnen) verilebileceği gibi zımni kabulle de oluşabilir.

Vekalet sözleşmesi, bir iş görme sözleşmesi olduğundan tipik edim bir işin görülmesi veya bir hizmetin yerine getirilmesidir. Vekalet sözleşmesi eksik iki tarafa borç yükleyen bir akittir. Çünkü vekil, bir edimi ifa borcu altına girmekte ve fakat müvekkil ancak bazı durumların varlığı halinde borç altına girmektedir (BK. m.386/3).

Kural olarak vekalet sözleşmesinin kapsamı, Borçlar Hukukunun genel hükümlerine ve genel ilkelere bağlı olarak tarafların rızalarına göre belirlenir. Ancak, şahsa sıkı sıkıya bağlı hakların vekalet sözleşmesinin konusunu oluşturması hukuken olanaklı değildir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereği bu emredici kural dışında kalan her konuda vekalet sözleşmesi yapılabilir. Eğer, tarafların iradeleri sözleşmenin kapsamının belirlenmesi konusunda yol gösterici değil ise veya sözleşmede bu hususa değinilmemiş ise BK. m.388/1’in düzenlemesine göre sözleşmenin kapsamı sözleşmenin ilişkin olduğu (taalluk eylediği) işin niteliğine göre belirlenecektir.

Vekile verilen yetki hukuk düzeninin elverdiği ölçüde tüm hukuki işlemleri yapmak yetkisi veriyor ise genel temsil yetkisinden, belirli bir veya birkaç hukuki işlemle sınırlı kalmak üzere yetki verilmişse özel temsil yetkisinden söz edilir.

Temsil yetkisi bir süre ile sınırlı olarak verilmişse yani belirli bir süre içinde kullanılması ve bu sürenin bitimi ile yetkinin de son bulması isteniyor ise süreli temsil yetkisi mevcuttur. Oysa bir süre sınırı konulmaksızın da temsil yetkisi verilebilir. İşte bu biçimde verilen temsil yetkisinin bir süre ile sınırlandırılmaksızın her zaman kullanılabilmesi imkanı vekile tanınmış ise süresiz temsil yetkisinden söz edilir (HGK’nun 04.05.2011 gün ve E:2011/13-161, K: 2011/276 sayılı ilamı).

Nihayet, BK’nun 387. maddesine göre, vekilin tevdi edilen işi idare hususunda resmi bir sıfatı varsa veya işin icrası mesleğinin icabından ise yahut bu gibi işleri kabul edeceğini ilan etmiş ise vekalet, vekil tarafından derhal reddedilmedikçe kabul edilmiş sayılır (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.503).

Somut uyuşmazlık yönüyle “işin icrası mesleğinin icabından” olması halinde, bu gibi kimseler, serbest meslek faaliyetlerini yetkili makamdan aldıkları ruhsata dayanarak icra ederler? bu işleri de, meslekleri gereği yapmaktadırlar. Dolayısıyla bu kişilerin faaliyetlerinin, BK’nun 387. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir (Örneğin? 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu kapsamında ruhsata dayalı olarak faaliyette bulunan serbest muhasebeciler gibi).

Hemen burada zamanaşımı müessesesi üzerinde de durulması gerekmektedir.

Hukukta normların yürürlüğü, hakların kazanılması ve kaybedilmesi, yaptırımların uygulanması belirli sürelere bağlanmıştır. Ancak, hukukun her dalında sürelerin türleri ve nitelikleri farklı olup, değişik sonuçlar doğurmaktadır.

Bu bağlamda, özel hukukta teknik bir kavram olan zamanaşımı, bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanunun kabul etmiş olduğu sürenin tükenmesi anlamına gelmektedir.

BK’nun 125-140’ncı maddeleri arasında düzenlenen zamanaşımı, hakkın ileri sürülmesini engelleyici nitelikte olup, alacak hakkı alacaklı tarafından, yasanın öngördüğü süre ve koşullar içinde talep edilmediğinde etkin bir hukuki himayeden, başka bir deyişle, dava yoluyla elde edilebilme olanağından yoksun bırakılmaktadır. Zamanaşımına uğrayan alacağın tahsili hususunda Devlet kendi gücünü kullanmaktan vazgeçmekte, böylece söz konusu alacağın ödenip ödenmemesi keyfiyeti borçlunun iradesine bırakılmaktadır. Şu halde zamanaşımına uğrayan alacak ortadan kalkmamakla beraber, artık doğal bir borç (Obligatio naturalis) haline gelmektedir. Ancak belirtmek gerekir ki, alacağın salt zamanaşımına uğramış olması, onun eksik bir borca dönüşmesi için yeterli değildir? bunun için borçlunun, kendisine karşı açılmış olan alacak davasında alacaklıya yönelik bir def’ide bulunması gerekir (HGK’nun 05.05.2010 gün ve E:2010/8-231, K:255? 09.10.2013 gün ve E:2013/4-36, K:2013/1457? 19.02.2014 gün ve E:2013/4-440, K:2014/115 sayılı ilamları).

İşte, zamanaşımı hukuki niteliği itibariyle, maddi hukuktan kaynaklanan bir def’i olup? usul hukuku anlamında ise, bir savunma aracıdır (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt: IV, İstanbul 2001, Cilt: 2, s.1761? Von Tuhr. A.: Borçlar Hukuku (C.Edege Çevirisi), Ankara 1983, Cilt:1-2, s.688 vd.? Canbolat, Ferhat: Def’i ve İtiraz Arasındaki Farklar ve İleri Sürülmesinin Hukuki Sonuçları, EÜHF Dergisi, Cilt: III, Sayı:1, Kayseri 2008, s.255 vd.? HGK’nun 06.04.2011 gün ve E:2010/9-629, K:2011/70? 09.10.2013 gün ve E:2013/4-36, K:2013/1457? 19.02.2014 gün ve E:2013/4-440, K:2014/115 sayılı ilamları).

Öyle ki, çok eski tarihlerde gerçekleşmiş hakların belgelenmesi ve ispat edilmesi son derece güç, bazı durumlarda ise imkansızdır. Böyle hallerde zamanaşımı, mahkemeleri aradan uzun zaman geçmesi sebebiyle incelenmesinde güçlük çekilecek eski olayları inceleme ve değerlendirmekten dolayısıyla gereksiz yere vakit kaybetmekten kurtarmaktadır.

Bilindiği üzere, borçlarını yerine getirmiş ve ödemiş kimseleri ifaya dair belgeleri ömür boyu saklamaya zorlamak mantık kurallarına ve hakseverlik duygularına uygun düşmemekte, bunun yerine belli bir süre sonunda borcun ödendiğinin kabulü daha doğru olmaktadır.

Bu nedenlerle kanun koyucunun öngördüğü sürelerde hakkını aramayan alacaklı, bu davranışının sonuçlarına katlanmak durumunda kalacaktır.

Zamanaşımını ileri süren borçlu (davalı), aynı zamanda bu sürenin dolduğunu da kanıtlama yükü altındadır.

Yasada hangi hakların zamanaşımına uğrayacağı, hangilerinin uğramayacağı belirli bir sistem halinde düzenlenmiş değildir. Mevcut hukuk düzeni ve mevzuata göre, borçlar, ticaret, eşya ve kamu hukukundan kaynaklanmış olsun bütün alacaklar zamanaşımına tabidir.

Kural olarak yalnızca alacak hakları zamanaşımına bağlanmıştır. Alacak hakları? alacaklıya, borçludan bir edimi yerine getirmesini isteme yetkisini veren haklardır. Mülkiyet hakkı ve diğer ayni talepler kural olarak zamanaşımına uğramazlar.

BK’nun 125’inci maddesinde zamanaşımının kapsamı ve süresiyle ilgili genel bir hüküm sevk edilmiştir. Bu madde hükmüne göre? “Bu kanunda başka bir suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir.” denilmiştir.

BK. m.125’e göre, özel hukukta aksine bir hüküm bulunmadıkça, alacaklar ilke olarak on yıllık zamanaşımına tabidir. BK. m. 126’da yukarıdaki ilkenin istisnası düzenlenmiştir. Buna göre bazı alacaklar beş yılda zamanaşımına uğrar.

BK’nun 126/IV hükmüne göre, vekalet sözleşmesinden doğan alacaklar beş (5) yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davacının serbest muhasebeci sıfatıyla, davalı şirketin muhasebe kayıtlarını tuttuğu anlaşılmaktadır. Taraflar arasında çekişmesiz olan bu hususun ve dolayısıyla hukuki ilişkinin niteliğinin ne olduğunun tespiti önem arzetmektedir.

Yukarıda vurgulandığı üzere, serbest muhasebecilik faaliyetinin hukuki nitelikçe bir “vekalet sözleşmesi” olarak kabulü gerekmektedir. Zira, davacı serbest muhasebecinin faaliyetini 3568 sayılı Kanun kapsamında ruhsata dayalı olarak gerçekleştirdiğinden, davalı ile aralarındaki sözleşme ilişkisinin BK’nun 387. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.

Durum bu olunca? vekalet sözleşmesinden doğan alacaklar beş (5) yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır.

Buna göre, davacı isteminde 1999 ila 2009 tarihleri arasındaki muhasebecilik ücretinin tahsilini istemiş? yerel mahkeme de, son beş (5) yıldan önceki (ilk beş yıl) alacakların zamanaşımına uğradığını kabul ederek, son beş (5) yıl bakımından davacının alacağından fazla olarak davalı ödemesinin bulunduğunu benimseyerek, davanın reddine karar vermiştir.

Yerel mahkemenin, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin vekalet sözleşmesi olduğu ve bu sözleşmeden doğan alacakların beş (5) yıllık dava zamanaşımına tabi bulunduğuna ilişkin kararında direnmesi usul ve yasaya uygundur.

Hemen belirtmelidir ki, Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, taraflar arasındaki muhasebecilik hizmetinin hukuki nitelik bakımından bir iş görme akdi olduğu, sui generis (kendisine özgü) bir sözleşme olup kanunda düzenlenmediği, dolayısıyla isimsiz bir akit olduğu, BK’nun 126. maddesi hükmünde muhasebecilik sözleşmesinin yer almadığı, bu nedenle dava zamanaşımı süresinin beş (5) yıl olarak kabulünün mümkün olmadığı, dolayısıyla eldeki davada on (10) yıllık dava zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği, Genel Kurulun çoğunluğu tarafından benimsendiği şekliyle taraflar arasındaki muhasebecilik hizmetinin bir vekalet sözleşmesi olduğunun kabulü halinde bile davaya konu alacakların zamanaşımına uğramadığı, zira vekalet sözleşmesinde vekilin yani somut olayda serbest muhasebecinin ücret alacağının muaccel olduğu tarihin, taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin sona erdiği tarihten itibaren başlayacağı, bu tarih (2009 yılı üçüncü ayının sonu) dikkate alındığında davanın (26.01.2009 icra takip tarihi itibariyle) yasal süresinde açıldığı, ayrıca vekilin müvekkiline hesap verme ilişkisi devam ettiği sürece zamanaşımı süresinin işlemeye başlamayacağı, bu durumu teyiden Hukuk Genel Kurulu’nun 04.05.2011 gün ve E:2011/13-161, K:2011/276 sayılı ilamında benimsenen kabul şekli itibariyle direnme kararının alacağın henüz muaccel olmaması nedeniyle dava zamanaşımı süresinin işlemeye başlamadığı nedenine dayalı olarak değişik gerekçeyle bozulması gerektiği azınlıkta kalan üyelerce ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu yukarıda belirtilen gerekçelerle bu görüşü benimsememiştir.

Sonuç itibariyle? yerel mahkemenin Özel Daire bozma kararına karşı direnmesi yerindedir.

Ne var ki, davacı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazları bozma nedenine göre Özel Daire tarafından incelenmediğinden, bu yöne ilişkin inceleme yapılmak üzere dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun bulunduğundan, davacı vekilinin işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 13. Hukuk Dairesine gönderilmesine, 22.04.2015 gününde oyçokluğu ile, karar verildi.

KARŞI OY

1- Davacı, davalı şirketten 1999 ila 2009 yılları arası muhasebe ücretini istemiş, davalı ise zamanaşımı definde bulunmuştur. Mahkemece bir kısım isteğin 5 yıllık zamanaşımına tabi olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, dairemizce sözleşme ilişkilerinde 10 yıllık zamanaşımı süresi uygulanacağı gerekçesiyle hüküm bozulmuş ise de yerel mahkemece taraflar arasındaki ilişkinin vekalet akdi hükümlerine tabi olduğu, 818 sayılı BK’nın m.126/4. bendi gereği zamanaşımı süresinin 5 yıl olduğu, dava tarihine göre son 5 yıldan önceki alacakların zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

2- Sayın çoğunlukla aramızdaki görüş ayrılığı taraflar arasındaki ilişkinin niteliği, uygulanacak zamanaşımı süresi ve başlangıcına ilişkindir.

3- Öncelikle muhasebe hizmetinin niteliğini irdelemek gerekir. Zira sözleşmenin hukuki niteliğinin belirlenmesi, sözleşmeye uygulanacak hükümlerin tespitinde ve ihtilafın çözümünde gereklidir. 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik Ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanununun “Mesleğin Konusu” başlıklı 2. maddesinde?

“A- Muhasebecilik ve mali müşavirlik mesleğinin konusu:

Gerçek ve tüzelkişilere ait teşebbüs ve işletmelerin?

a) Genel kabul görmüş muhasebe prensipleri ve ilgili mevzuat hükümleri gereğince, defterlerini tutmak, bilanço, kar-zarar tablosu ve beyannameleri ile diğer belgelerini düzenlemek ve benzeri işleri yapmak.

b) Muhasebe sistemlerini kurmak, geliştirmek, işletmecilik, muhasebe, finans, mali mevzuat ve bunların uygulamaları ile ilgili işlerini düzenlemek veya bu konularda müşavirlik yapmak.

c) Yukarıdaki bentte yazılı konularda, belgelerine dayanılarak, inceleme, tahlil, denetim yapmak, mali tablo ve beyannamelerle ilgili konularda yazılı görüş vermek, rapor ve benzerlerini düzenlemek, tahkim, bilirkişilik ve benzeri işleri yapmak.

Yukarıda sayılan işleri? bir işyerine bağlı olmaksızın yapanlara serbest muhasebeci mali müşavir denir.” Hükmü yer almaktadır.

4- Görüldüğü üzere yukarıdaki maddede sayılan işlerin tek veya bir kaçının bir arada yapılması bir işgörme sözleşmesinin konusunu oluşturmakla birlikte meydana gelen sözleşmenin tipik bir sözleşme olduğu hususunda açık bir hükme yer verilmemiştir. Esasen sayın çoğunlukla aramızda bu hizmetin tipik bir sözleşme olmadığı konusunda bir uyuşmazlıkta sözkonusu değildir. Uyuşmazlık taraflar arasındaki bu ilişkiye vekalet hükümleri için geçerli olan zamanaşımı süresinin uygulanıp uygulanmayacağı noktasındadır.

5- Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi ve daha isabetli çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle, iş görme edimi içeren borç sözleşmeleri, isimsiz akitleri, vekalet sözleşmesinin niteliği, zamanaşımının vekalet sözleşmesinde nasıl uygulanacağına ilişkin genel açıklamalar yapılmasında fayda görülmüştür.

Borçlar hukukuna göre borç doğuran akitler, kanunda düzenlenip düzenlenmediğine göre de ayrıma tabi tutulmaktadır. Bu bakımından, taraflardan birinin bir iş görme borcunu yüklendiği akitlere «iş görme akitleri» denilmektedir. Hizmet akdi, istisna akdi, vekalet akdi böyledir. Anayasaya ve Türk Borçlar Kanununa göre taraflar kanunda öngörülen sınırlar içinde diledikleri konuda, diledikleri ile sözleşme yapabilirler. Buna sözleşme özgürlüğü (akit serbestisi), irade özerkliği denir. Başka bir ifadeyle taraflar kanunda düzenlenmemiş bir akit yapmakta serbest oldukları için kanunda öngörülmüş akitlerden karma bir akit yapacakları gibi tamamen kendine özgü (sui generis) bir akitte yapabilirler. Kanunda düzenlenmemiş akitlere isimsiz akitler de denilmektedir. (Oğuzman, M.K. / ÖZ, T., Borçlar Hukuku Genel Hükümler Vedat Y., İst. 2010 s.43). Prof. Fikret Eren’e göre Borçlar Kanununun özel borç ilişkileri kısmında veya özel kanunlarda düzenlenmemiş olan sözleşmelere isimsiz sözleşmeler denir. İsimsiz sözleşmeler kendi içlerinde ihtiva ettikleri unsurların tipik sözleşmelere ait olup olmaması yönünden sui generis ve karma sözleşmeler olmak üzere ikiye ayrılır (Eren F., Borçlar Hukuku Genel Hükümler Beta 12. baskı 2010 s.192).

İş görme sözleşmeleri sadece Türk Borçlar Kanununda düzenlenen hizmet sözleşmeleri ile eser (istisna), yayım (neşir), vekalet gibi sözleşmeler değildir. Bu sözleşmelerden hangisine girdiği oldukça tartışmalı olan sözleşmeler bulunduğu gibi kanunda düzenlenen bu sözleşmelerin dışında yer alan tarafların serbest iradesiyle gerçekleştirdiği başka işgörme borcu doğuran isimsiz sözleşmeler de bulunmaktadır. (Yavuz, Cevdet – Acar, Faruk – Özen Burak, Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununa göre güncellenmiş ve yenilenmiş 9. Baskı, Beta, İstanbul 2013, sh. 841,) Bir mimarın hazırladığı proje veya bir akademisyenin hukuki mütalaa vermesi maddi veya fikri olsun bir sonucun hazırlanmasının borçlanıldığı bütün sözleşmeler eser sözleşmesinin unsurlarını gerçekleştirmektedir(Büyükay Yusuf, Eser Sözleşmesi, Yetkin, Ankara 2013 s.29). Eser sözleşmesinde bir eser meydana getirmek esastır. Oysa vekalette sonucun elde edilmesi değil işin özenli yapılması esastır. Muhasebecinin kanunda sayılan işlerden örneğin bilirkişilik yapması, rapor hazırlaması bu anlam da bir eserin ortaya çıkması olarak algılanacağından eser sözleşmesinin unsuru gerçekleşebilir. Diğer yandan hasılat paylaşımlı inşaat sözleşmelerinin içinde eser, adi ortaklık, vekalet, komisyon gibi sözleşmelerin unsurlarını taşıması nedeniyle karma bir sözleşme niteliğinde olduğu ileri sürülmüştür. Karma sözleşmeler de kanunda düzenlenmediğinden bu sözleşmelere ilişkin kanun hükümleri doğrudan değil kıyas yoluyla yani niteliğine uygun düşecek ölçüde uygulanabilecektir. Bu hükümlerin uygulanmasında çatışma olduğu takdirde sözleşmenin amacı ve tarafların karşılıklı menfaatleri göz önüne alınarak hakkaniyete uygun bir şekilde hareket edilecektir(YAVUZ/ACAR/ÖZEN age s.1079). Görüldüğü üzere muhasebecinin hizmet alanı kendi özel kanununda düzenlenmiş fakat muhasebeciliğin konusu farklı sözleşmelerin unsuru olabilir. Bu nedenle somut olayda muhasebecinin yaptığı işlemlerin sui generis (kendine özgü) “atipik” bir sözleşme olduğunun kabulü gerekir.

6- Öte yandan sayın çoğunluk taraflar arasındaki uyuşmazlığa vekalet hükümlerinin uygulanması gerektiğini kabul ettiğinden bu sözleşmeye de değinmek gerekir. Vekalet sözleşmesi 818 sayılı BK’nın 386/1 maddesinde, “Vekalet, bir akittir ki, onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler.” şeklinde tanımlanmıştır. TBK 502. maddesi ise vekalet sözleşmesini vekilin vekalet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşme olarak tarif etmiştir. Vekil vekalet verenin menfaatine ve iradesine uygun olarak başkasının adına işler yapmakla yetkilendirilmiş olan kişidir. Vekil bu açıdan bakıldığında, bir avukat, doktor, bankacı, mimar, bir taşınmazı vekaleten satın alan veya satan kimse vb. olabilmektedir. Bu tanımlamadan vekalet sözleşmesinin unsurları: vekilin, bir iş görme borcunu üstlenmesi? iş görme borcunun, başkasının menfaatine yapılması? iş görme borcunun, müvekkilin iradesine uygun olarak yerine getirilmesi? vekilin, edim sonucunu değil, edim fiilini üstlenmesi? vekilin, iş görme borcunu yerine getirirken bağımsız hareket etmesi? ücret (ki bu unsur zorunlu değildir) biçiminde sıralanabilir. Vekalet sözleşmesi kural olarak BK’nın 11. maddesinin, 1. fıkrası hükmü gereğince hiçbir şekle bağlı değildir. Yazılı olabileceği gibi, sözlü de yapılabilir. Hatta BK’nın 6. maddesi hükmü uyarınca vekalet örtülü olarak (zımnen) verilebileceği gibi zımni kabulle de oluşabilir. TBK m.503 e göre “kendisine bir işin görülmesi önerilen kişi bu işi görme konusunda resmi sıfatı haiz ise veya işin yapılması mesleğinin gereği ise ya da bu işleri kabul edeceğini duyurmuşsa bu öneri onun tarafından hemen reddedilmemişse vekalet sözleşmesi kurulmuş olur”. Vekalet Sözleşmesi, bir iş görme sözleşmesi olduğundan tipik edim bir işin görülmesi veya bir hizmetin yerine getirilmesidir. Vekalet Sözleşmesi eksik iki tarafa borç yükleyen bir akittir. Çünkü vekil, bir edimi ifa borcu altına girmekte ve fakat müvekkil ancak bazı durumların varlığı halinde borç altına girmektedir (BK. m.386/3). Kural olarak vekalet sözleşmesinin kapsamı, borçlar hukukumuzun genel hükümlerine ve genel ilkelere bağlı olarak tarafların rızalarına göre belirlenir. Sözleşme özgürlüğü ilkesi gereği bu emredici kural dışında kalan her konuda vekalet sözleşmesi yapılabilir. Eğer, tarafların iradeleri sözleşmenin kapsamının belirlenmesi konusunda yol gösterici değil ise veya sözleşmede bu hususa değinilmemiş ise BK. m. 388/1’in düzenlemesine göre sözleşmenin kapsamı sözleşmenin ilişkin olduğu (taalluk eylediği) işin niteliğine göre belirlenecektir. TBK 502/II (BK md. 386/II) uyarınca vekalete ilişkin hükümler niteliklerine uygun düştüğü ölçüde bu kanunda düzenlenmemiş olan işgörme sözleşmelerine de uygulanır. Eski ifadesiyle “Diğer akitler hakkındaki kanuni hükümlere tabii olmayan işlerde dahi, vekalet hükümleri cari olur”. hakkında hüküm bulunmayan iş görme sözleşmelerinde vekalete ilişkin hükümleri uygulanacaktır. (YHGK 09.02.2011 gün, Esas:2011/13-161 Karar:2011/276)

Yukarıdaki açıklamalara göre davacı muhasebeci TURMOB kuralları gereği ücretsiz iş alamayacağından ve ücret bu sözleşmenin asli edim borcunu oluşturduğundan tam iki tarafa borç yükleyen sözleşme niteliğini kazanmıştır. Vekalet sözleşmesinde ise ücret zorunlu unsur olmadığından eksik iki tarafa borç yükleyen sözleşme niteliğindedir.

7- Tüm bu açıklamalardan sonra asıl uyuşmazlık noktasına gelince? 818 sayılı BK’nın 125’inci maddesinde (6098 sayılı TBK m.146) zamanaşımının kapsamı ve süresiyle ilgili genel bir hüküm sevk edilmiştir. Bu madde hükmüne göre? “Bu kanunda başka bir suretle hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava on senelik müruru zamana tabidir.” denilmiştir. BK. mad. 126’da (TBK m.147) bu ilkenin istisnası düzenlenmiştir. Buna göre bazı alacaklar beş yılda zamanaşımına uğrar. Bunlardan vekalet, komisyon ve acentelik sözleşmelerinden, ticari simsarlık ücreti alacağı dışında, simsarlık sözleşmesinden doğan alacaklarda beş yıllık zamanaşımı süresine tabi tutulmuştur. Vekalet sözleşmesi ile ilgili uyuşmazlıklarda BK m. 126’daki beş yıllık zamanaşımı uygulanır ise de zamanaşımı hükümlerinin uygulanması açısından tüm iş görme akitlerinin BK 386/II. maddesi gereğince vekalet akdi sayılmasına imkan yoktur. Zira istisnai nitelik taşıyan TBK 147. maddesinin geniş yoruma değil dar yoruma tabi tutulması gerekir. Sözleşmenin niteliği konusunda yorum yapılırken hakkı daraltmamak gerekir. Bu hukukun en temel değerleri arasındadır. Anayasa ile teminat altına alınan sözleşme özgürlüğü ilkesine ters bir şekilde tarafların özgür iradeleriyle gerçekleştirdiği her türlü sözleşmeyi bir tipe uydurmaya, ona kanunun özel hükümlerinde düzenlenen ve aleyhe olan hüküm ve sonuçları uygulamaya zorlamak hakkın özüne dokunabilir. Bu nedenle TBK m. 147/5 de düzenlenen sözleşmeler tahdidi olarak sayılmış olup bunların yorum yoluyla genişletilmesi mümkün değildir. Aksi takdirde TBK 502. maddesi hükmünün geniş yorumlanması sonucu tüm işgörme akitlerin de zamanaşımı süresinin 5 yılla sınırlandırılması ve dolayısıyla içinde iş görme edimi içeren tüm karma, bileşik ve isimsiz sözleşmelerin vekalet sözleşmesi olarak kabul edilme riski ortaya çıkar. Öte yandan bu aksi kabulle istisnai bir hükmü genel bir kuralın önüne geçirmiş oluruz. Dairemiz hizmet, vedia, yedieminlik, özel eğitim gibi işgörme akitlerinde genel kural olan 10 yıllık zamanaşımı süresini benimsemiştir. Tüm bu nedenlerle muhasebecilik ücretinin tahsili istemi açıkça TBK 126. maddesinde sayılmadığından BK 125. maddedeki 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir.

8- Kaldı ki taraflar arasındaki uyuşmazlığa vekalet sözleşmesi hükümleri uygulanacağı kabul edilse bile zamanaşımı süresi işlemin yapıldığı tarih, daha genel bir ifadeyle hakkın doğduğu tarihten başlamaz. Kural olarak? sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımı, alacağın muaccel olduğu anda işlemeye başlar. Buradaki “muacceliyet” kavramı, alacaklı tarafından talep ve dava edilebilir hale gelmiş olma anlamını taşıdığından, öncelikle doğmuş bir alacağın varlığı gerekir. Ancak, BK. mad. 128’e göre muacceliyet bir ihbar şartına bağlı ise, zamanaşımı bu ihbarın yapılabileceği andan itibaren işlemeye başlar. BK’nın 101. maddesi gereğince, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa, muaccel bir borçtan söz edilemez. BK’nın 74. maddesi gereğince borcun yerine getirilmesi bir süreye bağlanmamışsa, borcun doğumu ile birlikte alacak “muaccel” olur. Eğer borcun ifası vadeye bağlanmışsa, alacaklı için zaman aşımı vadenin geldiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Vadeye tabi olmayan iade borçlarında (vedia, bir servetin idaresine ilişkin vekalet gibi) borcun ne zaman muaccel sayılacağı ihtilaflıdır. Bir görüşe göre zamanaşımı tevdi tarihinden başlar. Diğer bir görüşe göre gerek vedia da, gerek vekalette, vekilin borçları akdin yapıldığı tarihte değil, bu ilişkinin sona erdiği tarihten itibaren başlamaktadır. Bu bakımdan zaman aşımı da, ilişkinin sona erdiği tarihten başlamalıdır. Kanun koyucu BK 128. maddesinde zaman aşımının başlaması için borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak, alacağın muaccel olmasını kafi görmüştür. Vekilin aldıklarını verme borcunun konusu para ise, BK. md. 393 f. II’ye göre, vekil zimmetinde kalan paranın faizini de vermeğe mecburdur (Prof.Dr. Haluk Tandoğan, Borçlar Hukuk, cilt II, sh.506-508). Vekalet sözleşmesinde vekilin aldıklarını müvekkile iade etmesine ilişkin olan verme borcu ve müvekkilin bunları talep hakkı, BK md. 126/IV hükmüne göre vekalet sözleşmesinden doğan tüm alacaklar gibi beş yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır.(Bakınız? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2011 tarih ve 2011/13-161 esas ve 2011/276 karar sayılı ilamı)

9- Tüm bu nedenlerle vekilin aldıklarını geri verme borcunda olduğu gibi ücretini isteme konusunda da zamanaşımı vekalet sözleşmesi sürdükçe işlemez. Muacceliyet vekilin hesap vermesi veya sözleşme ilişkisinin bitmesi yani ölüm, azil, istifa ile başlar. Dairemizin 18.05.2012 gün 2011/11014-12786, 18/10.2012 gün 2011/19921- 2012/24032, 25.06.2012 gün 2010/10818- 2012/16461, 07032012 gün 2011/11608- 2012/5616 sayılı ilamları ve YHGK nun yukarıdaki kararı da bu yöndedir. Bu bakımdan zamanaşımını hakkın doğum anından başlatan yerel mahkemenin zamanaşımı nedeniyle red kararı hatalı olup hükmün bu sebeple de bozulması gerekir. Açıklanan nedenlerle değerli çoğunluğun görüşlerine katılma olanağı bulamamaktayım.

Yorum Yazın:

*

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Call Now Button
WhatsApp chat