Gözaltında Hayatını Kaybeden Kişi İçin Tazminat Talebi

Danıştay 15. Daire
Esas: 2011/9811
Karar: 2012/2716

Özeti : Kişilerin gözaltında bulundukları sırada hayatlarını kaybetmeleri halinde, hukuk devletinin bir gereği olarak, ölüm olayının nasıl meydana geldiğinin etkili bir şekilde araştırılması gerektiği hakkında.

İstemin Özeti : Mardin İdare Mahkemesinin 16.1.2009 tarih ve E:2007/1636, K:2009/56 sayılı kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Savunmanın Özeti : Cevap verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi : A. Habip Yıldırım

Düşüncesi : Davacıların mirasbırakanının terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığına ilişkin, şüpheden öte, herhangi bir mahkeme kararı bulunmadığı; ayrıca, davacıların mirasbırakanının ölümüne yönelik davalı idarece herhangi bir soruşturma ve inceleme yapılmadığı da dikkate alındığında, davacıların mirasbırakanın Mardin İl Merkez Jandarma Bölük Komutanlığı’na sorgulandığı sırada ölümünün, “terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyet nedeniyle” meydana geldiği ve ölüm olayı ile terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyet arasında illiyet bağının bulunduğu sonucuna varıldığından; davalı idare tarafından, ölüm olayının, “terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyet nedeniyle” meydana geldiği dikkate alınarak, davacıların uğradığı zararın 5233 sayılı Kanun kapsamında tazminine karar verilmesi gerekirken, başvurunun reddine ilişkin işlemde hukuka uyarlık bulunmamakta olup; İdare Mahkemesi tarafından da, bu gerekçe ile dava konusu işlemin iptaline karar verilmesi gerekirken, davanın reddi yolundaki İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

Danıştay Savcısı : Zuhal Öztaş

Düşüncesi : İdare ve vergi mahkemelerince verilen kararların temyizen incelenerek bozulabilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 49 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen nedenlerin bulunması gerekmektedir.

Temyiz dilekçesinde öne sürülen hususlar, söz konusu maddede yazılı nedenlerden hiçbirisine uymadığından, istemin reddi ile temyiz edilen mahkeme kararının onanmasının uygun olacağı düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Hüküm veren Danıştay Onbeşinci Dairesince, gereği görüşüldü:

Dava; davacıların mirasbırakanı …’in 7.9.1993 tarihinde Mardin İl Merkez Jandarma Bölük Komutanlığı’nda gözaltında tutulduğu sırada ölümü; ayrıca, ikamet ettikleri Mardin ili, Derik İlçesi, İncesu Köyü’nden terör olayları nedeniyle göç etmek zorunda kaldıklarından bahisle uğradıkları zararın 5233 sayılı Kanun uyarınca tazmini istemiyle yaptıkları başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılmıştır.

Mardin İdare Mahkemesince; davacıların terör olayları nedeniyle göç ettiklerini belirttikleri İncesu Köyü’nde, vatandaşlara yönelik herhangi bir terör saldırısı meydana gelmediği; davalı idarece sunulan listeye göre, İncesu Köyü’nün terör olayları nedeniyle boşaltılan köyler arasında bulunmadığı; 1997 ve 2000 yıllarında yapılan nüfus sayımlarına göre Köy’de yaşayan vatandaşların bulunduğu; 1994, 1999 ve 2004 yıllarında muhtarlık seçimlerinin yapıldığı; davacıların anılan Köy’de bulunan mal varlıklarına ulaşmalarını engelleyen bir durum bulunmadığı; davacıların mirasbırakanı …’in ölümüne ilişkin ise, davacıların iddiaları dışında, ölüm olayının terör ve terörle mücadele sırasında meydana geldiğine yönelik dava dosyasında herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığından, davacıların, 5233 sayılı Kanun kapsamında tazmini gereken bir zararlarının da olmadığı; bu nedenle, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Davacılar tarafından, anılan mahkeme kararının hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek temyizen incelenip bozulması istenilmektedir.

Mahkeme kararının, dava konusu işlemin, davacıların, İncesu Köyü’nde bulunan mal varlıklarına ulaşamamaları nedeniyle uğradıkları zarara yönelik kısmının incelenmesi:

Davacıların, terör olayları nedeniyle göç ettiklerini belirttikleri Mardin ili, Derik İlçesi, İncesu Köyü nüfusunun 1985, 1990, 1997 ve 2000 yıllarında sırasıyla, 429, 481, 438 ve 345 kişi olduğu; anılan Köy’de 1989, 1994 ve 1999 yıllarında muhtarlık seçimlerinin yapıldığı; dava dosyasında bulunan 31.10.2005 ve 7.5.2008 tarihli Jandarma tutanaklarında, anılan Köyün boşalmadığının belirtildiği hususları birlikte değerlendirildiğinde, İdare Mahkemesi’nin, davacıların anılan Köy’de bulunan mal varlıklarına ulaşmalarını engelleyen herhangi bir durum bulunmadığı, bu nedenle, davacıların, 5233 sayılı Kanun kapsamında tazmini gereken bir zararları olmadığı yolundaki tespitinin yerinde olduğu açıktır.

Mahkeme kararının, dava konusu işlemin, davacıların mirasbırakanı …’in 7.9.1993 tarihinde gözaltında tutulduğu sırada ölümüne yönelik kısmının incelenmesi:

Anayasa’nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk Devleti olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında da belirtildiği gibi, hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, bütün etkinliklerinde hukuka ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine bağlı olan devlettir. Anayasa’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik hukuk devleti niteliği vurgulanırken, devletin tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olması amaçlanmıştır.

Öte yandan, Anayasa’nın 17. maddesi’nde, herkesin, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu; tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamayacağı; kimseye işkence ve eziyet yapılamayacağı; kimsenin, insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamayacağı kurala bağlanmıştır.

27.7.2004 tarih ve 25535 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek amacıyla kabul edilmiş olup; bu amaç, anılan Kanunun genel gerekçesinde “Devletin anayasal düzenini yıkmayı amaçlayan terör eylemlerine hedef olan kişiler kendi kusur ve fiilleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olarak zarar görmektedirler. … Ortaya çıkan bu zararın paylaştırılması, toplumun diğer kesimleri ile zarara uğramış kişiler arasında fedakârlığın denkleştirilmesi, hakkaniyet ve sosyal hukuk devleti ilkelerinin bir gereğidir. … İdarenin önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bu zararların, nedensellik bağı ve kusur koşulu aranmadan karşılanmasını kabul eden objektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk adı verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla da kabul edilmiştir. … Bu çerçevede yapılan çalışmalar sonunda, terör eylemlerinin ülkemizde yoğun olarak yaşandığı (olağanüstü hal ilan edilen) 19.7.1987 tarihi ile 30.11.2002 tarihi arasında, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle zarar gören kişilerin maddi zararlarının yargı yoluna gitmelerine gerek kalmadan, idarece en kısa süre içinde ve sulh yoluyla karşılanması ….amacıyla bu Tasarı hazırlanmıştır.” şeklinde ifade edilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Yaşama Hakkı” başlıklı 2. maddesinde; her ferdin yaşama hakkının, kanunun himayesi altında olduğu; kanunun ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infazı dışında, hiç kimsenin kasten öldürülemeyeceği; “Etkili Başvuru Hakkı” başlıklı 13. maddesinde ise, sözleşme’de tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkesin, ihlal fiili resmi vazifelerini ifa eden kimseler tarafından bu vazifelerin ifası sırasında yapılmış da olsa, milli bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahip olduğu, ilkesi getirilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 21.2.2006 tarihli (Başvuru No:52390/99) Şeker/Türkiye kararında; AİHM içtihadına göre, 2. madde uyarınca yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün, kişilerin güç kullanımı sonucu öldürülmeleri halinde etkin bir resmi soruşturma yapılması gerekliliğini ortaya çıkardığı; bu yükümlülüğün, adam öldürmeden bir Devlet yetkilisinin sorumlu olduğunun tespit edildiği davalarla sınırlı olmadığı; yetkili makamlara, bir kişinin öldürüldüğünün bildirilmiş olmasının, kendiliğinden AİHS’nin 2. maddesi uyarınca ölümün ardındaki koşullara ilişkin etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğünü getirdiği; bir soruşturmanın etkinliğinin, araştırmanın niteliği ve derecesi ile her bir davanın koşullarına bağlı olduğu; bu bağlamda hızlı hareket ederek işi mümkün olduğunca süratli yürütme gereği bulunduğu; bu konuda bazı engeller ve zorluklarla karşılaşılabileceği kabul edilebilir ise de yetkili makamların bir kaybolma/ölüm olayını soruşturmak için hızlı biçimde harekete geçmeleri, kamuoyunun hukukun üstünlüğünün korunduğuna ilişkin güveninin sürmesi ve yasa dışı eylemlere karşı herhangi bir işbirliği veya müsamaha gösterildiği izlenimini edinmemesi bakımından önem taşıdığı; …AİHM, belirtilen eksikliklerin, yetkili makamların, …’in ortadan kaybolmasını çevreleyen koşullara ilişkin tam ve etkin bir soruşturma yapmamış oldukları sonucuna varmak için yeterli olduğu vurgulanarak, Devletin 2. madde uyarınca yaşam hakkını korumaya ilişkin usuli yükümlülüğü ihlal ettiği, dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. ve 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Yine, 24 Aralık 1990 tarihinde yapılan bir operasyonda güvenlik güçleri tarafından oğlunun öldürüldüğü ve onun ölümüyle ilgili olarak etkili bir soruşturma yapılmadığını iddia eden kişilerin başvurusu sonucunda AİHM’nce verilen 20 Mayıs 1999 tarihli (Başvuru No:21594/93) Oğur/Türkiye kararında, AİHM’nin, sözleşmenin 2. maddesi bağlamındaki yaşam hakkını koruma yükümlülüğü ile Devletin, vatandaşların, sözleşmede tanımlanmış olan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak olan esas görevinin, kişilerin kuvvet kullanımı sonucu öldürülmeleri durumunda, etkili resmi bir soruşturmanın yapılmasının gerekli olduğunu vurguladığı; bu soruşturmanın, sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılması yönünde olması gerektiği; …bu tür olaylarda, Sözleşmenin 2. maddesi bağlamında bağımsız bir soruşturmanın yetkili makamlar tarafından gerçekleştirildiği konusunda ciddi kuşkular ortaya çıktığı; valinin atadığı muhakkikin bir jandarma yarbayı olduğu ve soruşturmasını yaptığı güvenlik güçlerinin, komuta zincirinin bir alt halkasını teşkil ettiği, …karar verme sorumluluğunu taşıyan idari kurulun ise, ilçenin kıdemli memurlarından oluştuğu ve başkanının da güvenlik güçlerinin yaptıkları operasyonlardan idari olarak sorumlu olan vali olduğu; sonuç olarak, bu olaydaki soruşturmaların, söz konusu olayların sorumlularını ortaya çıkaracak ve cezalandıracak kapasitede etkin soruşturmalar olarak algılanamadığı; bu nedenle burada da 2. maddenin ihlalinin söz konusu olduğuna hükmetmiştir.

Öte yandan, AİHM, yakınlarının tutuklandığı ve ondan bir daha haber alınmadığı iddiasıyla yapılan başvurular sonucunda verdiği 20.9.2005 tarihli (Başvuru No:38607/97) Özgen ve Diğerleri/Türkiye; yakınlarının güvenlik kuvvetleri tarafından işkence sonucunda öldürüldüğü iddiasıyla yapılan başvurular sonucunda verdiği 8.4.2008 tarihli (Başvuru No:42942/02) Ali ve Ayşe Duran/Türkiye ve 31.5.2005 tarihli (Başvuru No:27306/95) Kişmiş/Türkiye kararlarında, ulusal makamların bu ölümler ile ilgili olarak “etkili soruşturma” yükümlülüğünü yerine getirmedikleri gerekçesiyle anılan Sözleşmenin 2. ve 13. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

AİHM’ye göre, etkili ve eksiksiz bir soruşturmadan söz edilebilmesi için soruşturmanın suça karışanlardan bağımsız bir organ tarafından, eksiksiz ve titiz bir şekilde yapılması, ihlâlden sorumlu olanların belirlenmesi ve cezalandırılması konularında sonuca götürebilecek nitelikte olması gerekmektedir.

Görüldüğü üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince (AİHM), faili meçhul olay ve cinayetlerin aydınlatılamaması, suç faillerinin yakalanamaması, bu olaylara ilişkin soruşturmaların yürütülmesinde gerekli özenin yeterince gösterilmemesi, bu surette suç fail ya da faillerinin tespit edilemediği soruşturmaların tam ve etkili yapılmamasından ötürü ihlal kararları verilebilmektedir. AİHM içtihatlarına göre; bir kişinin devlet yetkililerinin elinde ölmesi ya da devletin kişinin şüpheli ölümünden haberdar olması ile başlayan ve yaşamı sona erdiren tüm ölümlü olaylarda soruşturmaların tam ve etkili yapılarak suç faillerinin tespiti için tüm imkânların kullanılmasının gerekliliği Sözleşmenin devletlere yüklediği bir yükümlülüktür.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacıların mirasbırakanı …’in, 7.9.1993 tarihinde, terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı şüphesi ile Mardin İl Merkez Jandarma Bölük Komutanlığı görevlilerince gözaltına alındığı; davacıların mirasbırakanın gözaltına alındığının dava dosyasında bulunan nezarethane defterindeki kayıt ile sabit olduğu; davacıların mirasbırakanı …’in sorgulanmasının sürdüğü sırada rahatsızlanarak hayatını kaybettiği; anılan kişinin ölüm nedeni ile ilgili olarak dava dosyasında herhangi bir rapor bulunmamakla birlikte, ölüm olayı ile ilgili olarak Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma sonucunda verilen 26.10.1994 tarih ve Haz. No:1993/1161, Karar No:1994/138 sayılı “Görevsizlik kararında”, “… açık kimliği yazılı maktülün yasadışı …terör örgütüne yardım ve yataklık suçundan 7.9.1993 tarihinde Mardin İl Merkez Jandarma Bölük Komutanlığı görevlilerince gözlem altına alındığı, yapılan sorgulama sırasında maktülün aniden rahatsızlanarak öldüğü; yapılan otopsi sonucunda ölüm nedeninin belirlenememesi üzerine, Diyarbakır Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na cesedin sevk edildiği; yapılan muayenede, bileklerde kelepçe izine bağlı morluklar, her iki ayak tabanında neden oluştuğu bilinmeyen yüzeysel morluk ve cesedin yumurtalıklarında siyah ekimozların tespit edildiği, ancak; kati ölüm nedeninin mevcut imkanlar dahilinde belirlenemediği, bu nedenle ihtisas kurulunun görüşüne başvurulması gerektiği mütalaasının verilmesi üzerine İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nca otopsi yapıldığı ve 23.3.1994 tarihli raporda da, aynı bulgulara değinilerek, otopside tespit edilemeyen bir hastalık sonucu kişinin öldüğü hususunda rapor düzenlendiği; buna göre, mevcut bulgulara göre, maktülün gözlem altında tutulduğu sorgu merkezinde sui muamale görmesi ve ani gelişen hastalık sonucunda ölmesi olayında, görevli memurların olayda ihmal ve kusurlarının olabileceği, suçun görev sırasında işlenmiş olmasına göre, sorumlular hakkında “Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat” hükümlerine göre soruşturma yapılması için Mardin Cumhuriyet Başsavcılığının “görevsizliğine”, gereğinin yapılması için hazırlık evrakı ve eklerinin Mardin Valilik makamına tevdiine, karar verildiği; anılan karar üzerine hazırlık evrakları ile eklerinin Mardin Valiliği’ne gönderildiği ve 28.10.1994 tarih ve 7260 sayı ile Valilik Evrak Servisince kayda alındığı; öte yandan, davacılar tarafından, mirasbırakanları …’in 7.9.1993 tarihinde Mardin İl Merkez Jandarma Bölük Komutanlığı’na gözaltında tutulduğu sırada ölümü nedeniyle uğradıkları zararın 5233 sayılı Kanun uyarınca tazmini istemiyle yapılan başvurunun, söz konusu olayla ilgili herhangi bir belgenin olmadığı gerekçesiyle reddi üzerine açılan bu davada; İdare Mahkemesi’nce, ölüm olayı ile ilgili olarak, güvenlik kuvvetleri hakkında “Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat” hükümlerine göre herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığı sorularak, Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma sonucunda verilen 26.10.1994 tarih ve Haz. No:1993/1161, Karar No:1994/138 sayılı “Görevsizlik kararı” na ilişkin işlem dosyası ile tüm bilgi ve belgelerin davalı idareden 19.3.2008, 11.7.2008 ve 13.11.2008 tarihli ara kararları istenildiği; davalı idare tarafından verilen 5.1.2009 tarihli ara kararı cevabında; ” …tanzim edilen tahkikat evraklarının İl Jandarma Komutanlığı’nca Valilik Makamına gönderildiği; ancak, (5) yıla ait evrak defterleri muhafaza edildiğinden, geçmişe ait kayıtlara ulaşılamadığı; tahkikat evraklarının İl Jandarma Komutanlığı’na teslim edildiği belirtilmekle birlikte, zimmet defterinin teslim alan hanesinde evrakı teslim alan personelin adı ve soyadının bulunmadığı; 7.9.1993 tarihinde meydana gelen olayla ilgili yapılan araştırma sonucunda, güvenlik görevlileri hakkında düzenlenen herhangi bir tahkikat evrakı ile bilgi ve belge tespit edilemediğinin” belirtildiği; İdare Mahkemesi tarafından ise, davacıların iddiaları dışında, ölüm olayının terör ve terörle mücadele sırasında meydana geldiğine yönelik dava dosyasında herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığından, davacıların, 5233 sayılı Kanun kapsamında tazmini gereken bir zararlarının olmadığı; bu nedenle, dava konusu işlemde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Buna göre, yukarıda açıklanan AİHM kararlarında, devletin kendi yetki ve sorumluluk alanı içinde herhangi bir şahsın ölmesi halinde, etkili bir soruşturma yapılması gerektiği üzerinde durulmakta olup; Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma sonucunda verilen 26.10.1994 tarih ve Haz. No:1993/1161, Karar No:1994/138 sayılı “Görevsizlik kararında”, “…maktülün gözlem altında tutulduğu sorgu merkezinde sui muamale görmesi ve ani gelişen hastalık sonucunda ölmesi olayında, görevli memurların olayda ihmal ve kusurlarının olabileceği, suçun görev sırasında işlenmiş olmasına göre, sorumlular hakkında “Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat” hükümlerine göre soruşturma yapılması için Mardin Cumhuriyet Başsavcılığının “görevsizliğine”, gereğinin yapılması için hazırlık evrakı ve eklerinin Mardin Valilik makamına tevdiine karar verilmesi ve anılan karar üzerine hazırlık evrakları ile eklerinin Mardin Valiliği’ne gönderilmesine karşın, ölüm olayı ile ilgili, davalı idare tarafından, güvenlik görevlileri hakkında herhangi bir tahkikat yapılmadığı ve ölüm olayının sebeplerinin davalı idarece etkili bir şekilde araştırılarak sonuçlarının ortaya konulmadığı anlaşılmaktadır.

Etkili bir soruşturma sonucunda, kamu görevlilerinin kusurunun saptanması halinde, idarenin hizmet kusuru işlediğinden bahisle uğranılan zararın tazmini için genel hükümler çerçevesinde tam yargı davası açılabilecekken, ölüm olayının 1993 meydana gelmesinden itibaren aradan çok uzun yıllar geçmesi nedeniyle bu yolun kullanılma imkanının ortadan kalkması ve 2004 yılında yürürlüğe giren 5233 sayılı Kanunla terörle mücadele sırasında yürütülen faaliyetler nedeniyle uğranılan zararların karşılanması yolunda yeni bir imkan getirilmesinden dolayı anılan ölüm olayının 5233 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi hakkaniyete ve hukuka uygun olacaktır.

Bu durumda, davacıların mirasbırakanının gözaltında tutulduğu sırada hayatını kaybetmesine neyin sebep olduğu, sorgulamayı yapan güvenlik mensuplarının kusuru bulunup bulunmadığı, ancak, usulüne uygun ve etkili bir idari ve adli soruşturma sonucunda ortaya konulacak olup; 5233 sayılı Kanunun gerekçesi ile AİHM’nin yukarıda bahsedilen ihlal kararları birlikte değerlendirildiğinde, davacıların mirasbırakanının Mardin İl Merkez Jandarma Bölük Komutanlığı’nda gözaltında tutulduğu sırada ölümünün neden kaynaklandığının davalı idarece ortaya konulması gerektiğinden, söz konusu ölüm olayında, kamu görevlilerinin sorumlu olup olmadıklarının araştırılması, sorumlu olanların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkili bir soruşturma yapılmaması (ölüm olayının neden kaynaklandığının davalı idarece açıklığa kavuşturulmaması) yaşam hakkını koruma yükümlülüğü ve hukuka bağlı devlet ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Sonuç olarak, davacıların mirasbırakanının terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığına ilişkin, şüpheden öte, herhangi bir mahkeme kararı bulunmadığı; ayrıca, davacıların mirasbırakanının ölümüne yönelik davalı idarece herhangi bir soruşturma ve inceleme yapılmadığı da dikkate alındığında, davacıların mirasbırakanın Mardin İl Merkez Jandarma Bölük Komutanlığı’na sorgulandığı sırada ölümünün, “terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyet nedeniyle” meydana geldiği ve ölüm olayı ile terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyet arasında illiyet bağının bulunduğu sonucuna varıldığından; davalı idare tarafından, ölüm olayının, “terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyet nedeniyle” meydana geldiği dikkate alınarak, davacıların uğradığı zararın 5233 sayılı Kanun kapsamında tazminine karar verilmesi gerekirken, başvurunun reddine ilişkin işlemde hukuka uyarlık bulunmamakta olup; İdare Mahkemesi tarafından da, bu gerekçe ile dava konusu işlemin iptaline karar verilmesi gerekirken, davanın reddi yolundaki kararda hukuki isabet bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle, davacıların temyiz isteminin kabulü ile Mardin İdare Mahkemesinin 16.1.2009 tarih ve E:2007/1636, K:2009/56 sayılı kararının bozulmasına, yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın adı geçen mahkemeye gönderilmesine, 9.5.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

CategoryYargı Kararı
Yorum Yazın:

*

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Call Now Button
WhatsApp chat