YETERSİZ BİLİRKİŞİ RAPORUNA İTİRAZ EDİLMEMESİ USULÜ KAZANILMIŞ HAK DOĞURMAZ

KAMU GÖREVLİSİNE HAKARET SUÇUNDA NEDENSELLİK BAĞI

KAMU GÖREVLİSİNE HAKARET SUÇUNDA NEDENSELLİK BAĞI

T.C.

Yargıtay

Ceza Genel Kurulu

2016/1098 E., 2019/212 K.

“İçtihat Metni”

Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Sulh Ceza
Sayısı : 309-432

Kamu görevlisine hakaret suçundan sanık …’ün TCK’nın 125/1-3-a, 125/4, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve CMK’nın 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, sanığın beş yıl süreyle denetim süresine tabi tutulmasına ilişkin Çivril (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince verilen 24.06.2009 tarihli ve 52-221 sayılı kararın kesinleşmesinden sonra, sanığın denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle dosyayı ele alan Çivril (Kapatılan) Sulh Ceza Mahkemesince 06.11.2013 tarih ve 309-432 sayı ile açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanmasına, sanığın TCK’nın 125/1-3-a, 125/4, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yüksek 18. Ceza Dairesince 16.03.2016 tarih ve 28063-5116 sayı ile;

“1- Doktor olan şikâyetçinin, sanığa tedaviye başlaması için hastaneye giriş yaptırmasının zorunlu olduğunu belirtmesi üzerine, sanığın hastane kapısından çıkmadan önce şikâyetçi ve tanıkların duyacağı bir şekilde ‘Ben böyle hastanenin a…a korum’ dediğinin anlaşıldığı somut olayda, sanığın söz konusu sözler ile kastının şikâyetçiye hakaret olmadığı, hastanenin işleyişine yönelik kaba sözlerle serzenişte bulunduğu ve bu itibarla hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden yazılı biçimde sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi,

2- TCK’nın 53/1-b maddesinde yer alan hak yoksunluğunun uygulanmasına ilişkin hükmün, Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 tarih ve 2014/140 esas, 2015/85 sayılı kararıyla iptal edilmesi nedeniyle uygulanma olanağının ortadan kalkmış olması,” gerekçeleriyle bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 20.05.2016 tarih ve 51670 sayı ile;

“İtiraza konu uyuşmazlık sanık …’ün müşteki doktor …’a yönelik sarf ettiği sözlerin hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkindir.

5237 sayılı TCK’nın ‘hakaret’ başlıklı 125. maddesinde; ‘(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.

(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

(3) Hakaret suçunun;

a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

b) Dinî, siyasî, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,

c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,
İşlenmesi hâlinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.

(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.

(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır’ hükmü yer almaktadır.

Maddenin birinci fıkrasında hakaret suçunun temel şekli, üçüncü ve dördüncü fıkralarında ise nitelikli hâlleri düzenlenmiş olup, madde gerekçesinde de; ‘Hakaret’ fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır’ şeklinde açıklama yapılmıştır. Buna göre, suçun konusu kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, somut bir fiil veya olgu isnat etme ya da sövme suretiyle kişilerin onur, şeref ve saygınlığına saldırma eylemi hakaret suçunu oluşturacaktır.

Ceza Genel Kurulu’nun 31.10.2012 tarih ve 850-1828, 26.06.2012 tarih ve 419-247, 27.10.2009 tarih ve 196-248, 14.10.2008 tarih ve 170-220 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’ndaki hakaret ve sövme suçu ayrımı kaldırılmıştır. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olduğundan bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.

Hakaret suçunda temel cezanın artırılmasını gerektiren nitelikle hâller TCK’nın 125. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında düzenlenmiştir. Hakaret suçunun kamu görevlisine karşı işlenmesi hâlinde verilecek cezanın artırılması için, eylemin kamu görevlisine karşı ve görevlerinden dolayı işlenmiş olması gerekmektedir. Türk Ceza Kanunu’nun 6. maddesinde tanımlandığı şekilde, kamu görevlisi deyiminden, ‘kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla yada herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi’ anlaşılacaktır. Buradaki temel ölçüt işin kamusal faaliyet olmasıdır.

Bu suçun huzurda ya da gıyapta işlenmesinin bir önemi bulunmamaktadır. Ancak gıyapta hakaret suçunun oluşması için ihtilat öğesinin gerçekleşmesi gerekmektedir.

Görevli memura hakaret suçunun oluşabilmesi için kamu görevlisi olan kişiye hakaret suçunun kanun ve diğer mevzuattan kaynaklanan görevinden dolayı işlenmesi ve hakaret teşkil eden eylem ile kamu görevlisinin görevi arasında bir nedensellik bağı bulunmalıdır.

Bu açıklamalar çerçevesinde, maddi olayda, müşteki …, Çivril Devlet Hastanesi acil servisinde görevli doktor olarak görevini yerine getirdiği sırada, sanık …’ün hasta olarak acil servise müracaat ettiği, müşteki doktor …’ın sanık …’ten tedavi için giriş kaydı yaptırmasını isteyince, sanığın, ‘Ben günde kaç kez giriş yaptıracağım?’ şeklinde sözler sarf ettiği ve müşteki …’ın, hasta sanık …’e her girişte işlem yaptırmasının zorunlu olduğunu söylemesi üzerine, sanığın bu duruma tepki göstererek poliklinikten dışarıya doğru yürümeye başlamış ve hastane kapısından çıkmadan önce müşteki ve tanıkların duyacağı bir şekilde ve müştekiye hitaben söylediğinde şüphe duyulmayacak şekilde ‘Ben böyle hastahanenin a…a korum!’ diyerek küfür ettiği tanıklar … ve …’ın anlatımlarıyla anlaşıldığı,

Sanığın, acil serviste her seferinde giriş kaydı yapılmasına duyduğu tepki sonucunda poliklinikten dışarıya doğru doğru giderken müştekiye yönelik sarf ettiği ‘Böyle hastanenin a..a korum’ şeklinde küfür etmesi şeklindeki eyleminde, sanığın söz konusu sözler ile kastının şikâyetçiye hakaret etmek olmadığı, hastanenin işleyişine yönelik kaba sözlerle serzenişte bulunduğunun kabulüne olanak bulunmamaktadır.

Sanığın, acil servise tedavi için hasta giriş kaydının yapmasının yasal zorunluluk olduğunu hatırlatan görevli doktora yönelik sarf ettiği sözlerin hizmet aldığı sağlık kurumunun o andaki temsilcisi sıfatıyla müştekiyi muhatap aldığı ve çalıştığı kurumu kapsadığında herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır.

Bu itibarla, sanık …’ün hastane kapısından çıkmadan önce şikâyetçi ve tanıkların duyacağı bir şekilde ‘Ben böyle hastanenin a…a korum’ şeklindeki sözlerinin söyleniş şekli, yer ve zamanı gözönüne alındığında, TCK’nın 125/3-a maddesinde yazılı görevli memura hakaret suçunu oluşturduğu” düşüncesiyle itiraz yoluna başvurmuştur.

CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 01.06.2016 tarih ve 12290-12080 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlenmesi nedeniyle açıklanan Yerel Mahkeme hükmünün Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK’nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

İncelenen dosya kapsamından;

Çivril Sulh Ceza Mahkemesince 24.06.2009 tarih ve 52-221 sayı ile; kamu görevlisine hakaret suçundan yapılan yargılama sonucu sanığın TCK’nın 125/1-3-a, 125/4 ve 62. maddeleri uyarınca 11 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve CMK’nın 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, bu kararın itiraz edilmeksizin 24.07.2009 tarihinde kesinleştiği,

Çivril Asliye Ceza Mahkemesince 20.04.2010 tarih ve 50-323 sayı ile; sanığın 2863 sayılı Kanun’un 74/1-son ve TCK’nın 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 1 ay 10 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve sabıkasındaki ilam yönüyle ihbarda bulunulmasına karar verildiği, ilama göre suç tarihinin 13.01.2010 olduğu, bu kararın temyiz incelemesinden geçerek TCK’nın 53. maddesi yönüyle düzeltilerek onanması suretiyle 05.06.2013 tarihinde kesinleştiği,

Çivril Sulh Ceza Mahkemesince 06.11.2013 tarih ve 309-432 sayı ile; Çivril Sulh Ceza Mahkemesince 24.06.2009 tarih ve 52-221 sayılı hükmün açıklanarak sanığın TCK’nın 125/1-3-a, 125/4, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna hükmedildiği, kararın gerekçesinin, ” Sanık hakkında kamu görevlisine hakaret suçunu işlediğinden bahisle açılan kamu davası sonucu yargılama yapılıp mahkememizce sanığın bu suçu işlediğine kanaat getirilmiş ancak sanığın sabıkasız oluşu, duruşmadaki tutum ve davranışları, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkememizde olumlu kanaat hasıl olması birlikte değerlendirildiğinde sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanmasına karar verilmiştir. Sanık 5 yıl süreyle denetim süresine tabi tutulmuş, bu süre içerisinde tekrar suç işlerse açıklanması geri bırakılan hükmün mahkemece açıklanacağı sanığa ihtar edilmiştir. Sanığın denetim süresi içerisinde işlemiş olduğu bir suçtan dolayı Çivril Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yargılaması yapılıp mahkumiyetine karar verilerek, dosyamıza ihbarda bulunulmuştur. Sanığın denetim süresi içerisinde Çivril Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/50 Esas 2010/323 sayılı kararı ile kasıtlı bir suçtan mahkum olduğu anlaşılmakla CMK 231/11 maddesi uyarınca açıklanması geri bırakılan hükmün açıklanmasına” şeklinde olduğu,

Anlaşılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması” başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrası; “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.” şeklinde düzenlenmiştir.

CMK’nın “Kararların gerekçeli olması” başlıklı 34. maddesinin birinci fıkrasında; “Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230. madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.”,

“Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar” başlıklı 230. maddesinde;

“(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:

a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler.

b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.

c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi.

d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar.

(2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.

(3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223. maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.

(4) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi hâlinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir.”,

“Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar” başlıklı 232. maddesinde ise;

“(1) Hükmün başına, ‘Türk Milleti adına’ verildiği yazılır.

(2) Hükmün başında;

a) Hükmü veren mahkemenin adı,

b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği,

c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,

d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı,

Yazılır.

(3) Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.

(4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır.

(5) Hâkimlerden biri hükmü imza edemeyecek hâle gelirse, bunun nedeni mahkeme başkanı veya hükümde bulunan hâkimlerin en kıdemlisi tarafından hükmün altına yazılır.

(6) Hüküm fıkrasında, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.

(7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir.”

Hükümlerine yer verilmiştir.

Buna göre, Anayasa’nın 141 ve CMK’nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının karşı oy da dahil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunlu olup, hüküm; başlık, sorun, gerekçe ve sonuç (hüküm) bölümlerinden oluşmalıdır. “Başlık” bölümünde; hükmü veren mahkemenin adı, mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, varsa vekilinin ve kanuni temsilcisinin adı ve soyadı, sanığın açık kimliği ile varsa müdafisinin adı ve soyadı, beraat kararı dışında suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile hâlen tutuklu olup olmadığı belirtilmeli, “Sorun” bölümünde; iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ortaya konulmalı, “Gerekçe” kısmında; mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmeli, “Sonuç (hüküm)” kısmında ise; CMK’nın 230 ve 232. maddeleri uyarınca aynı Kanun’un 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu, TCK’nın 61. ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre uygulanan kanun maddeleri ve hükmolunan ceza miktarı, yine aynı Kanun’un 53 ve devamı maddelerine göre, mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbiri, cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin taleplerin kabul veya reddine ait dayanaklar, kanun yollarına başvurma ve tazminat talep etme imkanının bulunup bulunmadığı, kanun yoluna başvurma mümkün ise kanun yolunun ne olduğu, şekli, süresi ve mercii tereddüte yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmelidir.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi açısından mahkeme kararlarının “Gerekçe” bölümü üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir.

CMK’nın 230. maddesi uyarınca, hükmün gerekçe bölümünde, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, nitelendirilmesi ve sonuç (hüküm) bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır.

Hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 5271 sayılı CMK’nın 289/1-g ve 1412 sayılı CMUK’un 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır.

Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); bir yargılamada hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda korunabilmesi için davaya bakan mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi olduğunu belirtmektedir (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). AİHM; mahkemelerin davaya yaklaşma yönteminin, başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve temel şikâyetlerini incelemekten kaçınmaya neden olduğunu tespit ettiği durumları, davanın hakkaniyete uygun bir biçimde incelenme hakkı yönünden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesinin ihlâli olarak nitelendirmektedir (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007, §§ 84, 85).

AİHM ayrıca, derece mahkemelerinin, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak özellikle delillerin kabulü ve değerlendirilmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu pek çok kararında yinelemiştir (Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, B. No: 21363/93, 21364/93, 21427/93 ve 22056/93, 23/4/1997, § 50; Barbera Messegue ve Jabardo/İspanya, B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 68). Buna göre, temel hak ve özgürlüklerin ihlâli sonucunu doğuracak derecede ve keyfî olmadıkça belirli bir kanıt türünün (tanık beyanı, bilirkişi raporu veya uzman mütalaası) kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin ilk derece mahkemelerinin görevi olduğunu vurgulamaktadır (Garcia Ruiz/İspanya, B. No: 30544/96, 21/1/1996, § 28; S.N./İsveç, B. No: 34209/96, 2/7/2002, § 44).

Bunun yanı sıra AİHM; derece mahkemelerinin kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda olmamakla birlikte somut davanın özelliğine göre esas sorunları incelemiş olduğunun, açık ya da zımni, anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararında yer almasına önem vermektedir (Boldea/Romanya, B. No: 19997/02, 15/2/2007, § 30; Hiro Balani/İspanya, B. No: 18064/91, 9/12/1994, § 27). Bu anlamda AİHM, mahkemelerin, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olan “kararlarını hukuken geçerli hangi temele dayandırdıklarını yeterince açıklama” yükümlülüğü altında bulunduklarını belirtmektedir (Hadjıanastassıou/Yunanistan, B. No: 12945/87, 16/12/1992, § 33).

Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamakta; tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddiaların kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, toplumun kendi adına verilen yargı kararlarının sebeplerini öğrenmesinin sağlanması için de gerekli olmaktadır (AYM, Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).

Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması hâlinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (Sencer Başat ve diğerleri, § 35). Aksi bir tutumla mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında “İlgili ve yeterli bir yanıt” vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması hak ihlâline neden olabilecektir (Sencer Başat ve diğerleri, § 39).

Nitekim Anayasa Mahkemesinin 25.05.2017 tarihli ve 11798 sayılı kararında da aynı hususlar vurgulanmıştır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Çivril Sulh Ceza Mahkemesince 24.06.2009 tarih ve 52-221 sayı ile sanığın kamu görevlisine hakaret suçundan 11 ay 20 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve CMK’nın 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, bu kararın 24.07.2009 tarihinde itiraz edilmeksizin kesinleştiği, sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi nedeniyle Yerel Mahkemece 06.11.2013 tarihli ve 309-432 sayılı karar ile hükmün açıklandığı, bu hükmün gerekçesinde; sanığın atılı suçu işlemesi nedeniyle cezalandırıldığı ancak sabıkasız geçmişi ve mahkemede oluşan olumlu kanaat doğrultusunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, denetim süresi içerisinde kasıtlı bir suç işlenmesi nedeniyle de hükmün açıklandığı ifadelerine yer verildiği anlaşılmıştır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararların açıklanmadıkça hukuki sonuç doğurmaması, denetim süresi içerisinde yeni bir suç işlenmesi üzerine açıklanan ve kesinleşmesi hâlinde infaza verilecek olan hükmün açıklanan hüküm olması ve bu sebeple yargılama sonucunda ulaşılan kanaatin, iddia, savunma, tanık anlatımları ve dosyadaki diğer belgelere ilişkin değerlendirmeler ile sanığın eyleminin ve yüklenen suçun unsurlarının nelerden ibaret olduğunun, hangi gerekçeyle hangi delillere üstünlük tanındığının açıkça hükmün gerekçesine yansıtılması gerekirken Yerel Mahkemece bu ilkelere uyulmadan, yalnızca hükmün açıklanmasına ilişkin koşullar yönüyle değerlendirmede bulunulması suretiyle ortaya konulan gerekçenin kanuni ve yeterli olmadığı kabul edilmelidir.

Diğer taraftan, yargılamanın esaslı bir unsuru ve taraflar açısından bir hak olması, keyfiliğin, tutarsızlıkların ve hukuki belirsizliklerin önüne geçilmesi, ilgililerin neden haklı veya haksız görüldüklerinin açıklanarak kanun yollarına başvurma haklarını etkili bir şekilde kullanmalarının sağlanması ve hükmün denetlenebilmesi bağlamında kararların kanuni ve yeterli gerekçe içerip içermedikleri hususu kanun yolu incelemesi sırasında öncelikle değerlendirilmelidir. Zira, akla, hukuka ve mantığa uygun, yargılama sürecini, delilleri ve olayları kapsayan, hâkimin vicdani kanaatine ne şekilde ulaştığını, somut olayı nasıl kavradığını, hangi düşünsel ve hukuksal tartışmalar sonucu kararın oluşturulduğunu gösteren yeterli ve makul bir gerekçe, sağlıklı bir kararın üzerine inşa edileceği kanuni temel ve ön koşul olup eksik, şekli veya görünüşte bir gerekçe ile hükmün değerlendirilmesi ve denetlenmesi mümkün değildir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüyle Yerel Mahkeme hükmünün, öncelikle kanuni ve yeterli gerekçe içermeden kurulması nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE,

2- Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 16.03.2016 tarihli ve 28063-5116 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

3- ÇİVRİL (Kapatılan) Sulh Ceza mahkemesinin 06.11.2013 tarihli ve 309-432 sayılı hükmünün kanuni ve yeterli gerekçe içermemesi nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,

4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 14.03.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.