İş Kazası Hakkında Önemli Bilgiler

TCK m. 180 nedir?

İş Kazası Hakkında Önemli Bilgiler

İş ve Sosyal Güvenlik Kanunlarımızı incelediğimiz zaman, Sosyal Sigortalar Huku­kunda “İş Kazasının” tanımı bulunmasına karşın, bireysel iş hukukuna ilişkin İş Kanunundaki düzenlemelerde bu kavramı tanımlamaya yönelik herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.

İş kazasının genel olarak tanımı konusunda birçok görüş bulunmaktadır;

  • Bir görüşe göre; “iş yapılırken veya işin yapılması nedeniyle meydana ge­len kaza iş kazasıdır”.
  • Diğer bir görüşe göre ise; “işçinin, işverenin otoritesi altında bulunduğu sırada meydana gelen kazalar iş kazasıdır”
  • Başka bir görüşe göre ise; “İşin yarattığı rizikoların neden olduğu tüm kazalar iş kazasıdır”, şeklinde iş kazasını tanımlayan görüşün ise, iş kazasını genel olarak en iyi tanımlayan görüş olduğu söylenebilir.

5510 sayılı Kanunun 13.maddesinde iş kazasının tanımı

  •  “Sigortalının iş yerinde bulunduğu sırada,
  •  işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa, yürütmekte olduğu iş nedeniyle,
  •  Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak iş yeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zaman­larda,
  •  Hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılan emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
  • Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında,

meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen özre uğratan olaydır”, şeklindedir.

Sigortalının geçirdiği kazanın iş kazası sayılması, ancak durumlarının bu tanıma uyması ile mümkündür. Sigortalının geçirdiği kazanın kanunda öngörülen şekilde olmadığını inceleme yetkisi sigorta müfettişlerine aittir. Sigorta müfettişleri kazayı inceleyerek, düzenledikleri raporda iş kazası olup olmadığına karar verir. Si­gortalının sigorta müfettişlerinin düzenlediği raporlara karşı dava açma hakkı bulunmaktadır.

Bir olayın iş kazası olarak nitelendirilebilmesinin şartları nelerdir?

  1. Kazaya uğrayanın sigortalı olması,

Kimlerin sigortalı sayılacağı 5510 sayılı yasanın 4. maddesinde belirlen­miştir. Buna göre;

  • hizmet akdi ile işveren tarafından çalıştırılanlar,
  • köy ve mahalle muhtarları ile, hizmet akdine bağlı olmaksızın kendi adına ve hesabına bağımsız çalışanlar (gelir vergisi mükelle­fi olanlar, esnaf ve sanatkarlar, ticari şirketlerin ortakları, tarımsal faaliyette bulunanlar),
  • kamu idarelerinde çalışanlar.
  • sigortalılar, işe alınmalarıyla kendiliğinden sigortalı sayılacakla­rından (5510/7); bunların işveren tarafından Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirilmemiş olması, bu niteliklerini ortadan kaldırmaz (5510/92).

kazalının hemen veya sonradan cismani (bedenen veya ruhen) özre uğraması,

  1. sigortalının yer ve zaman itibariyle kazaya uğraması,
  2. kazada nedensellik bağının bulunması,
  3. yukarıdaki unsurların bir arada gerçekleşmesidir.

Şu halde, Sosyal Sigortalar Hukukunda, sigortalıyı bedenen ve ruhen zarara uğratan her kaza olayı, iş kazası sayılmayacaktır. Ancak, sigortalının her hâl ve durumda uğradığı iş kazası değil, sadece 5510 sayılı kanunun 13. maddesinde sayılan durum­larda uğradığı kaza, iş kazası olacaktır.

İş Kazası Olursa İşveren Ne Yapacak?

  • Sigortalıların “İş Kazası” geçirmeleri hâlinde işverenleri, kazanın olduğu yerdeki yetkili kolluk kuvvetlerine derhâl,
  • Kuruma (SGK) en geç kazadan sonraki 3 iş günü içinde

haber vermek zorundalar.

  • SGK’ ya bildirimin dışında ayrıca, 4857 sayılı İş Kanununun 77 ve 105. maddesi gereğince işverenler, iş yerlerinde meydana gelen iş kazasını ve tespit edilecek meslek hastalığını, en geç iki iş günü içinde yazı ile iş yeri­nin tescilli bulunduğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bölge müdür­lüğüne bildirmek zorundadırlar.

İş Kazasında İşveren Ve Üçüncü Şahsın Sorumluluğu Nedir?

  • İş kazası, işverenin kastı sonucunda meydana gelmişse, işveren Kuruma karşı sorumlu hale gelir. Kasıt; iş kazası işverenin, bilerek ve isteyerek, hu­kuka aykırı eylemiyle neden olması halidir. İşverenin eylemi hukuka aykırı olmamakla birlikte, yaptığı hareketin hukuka aykırı sonuç doğurabileceğini bilmesi, ihmali veya ağır ihmali sorumluluğunu kaldırmaz.
  • İş kazası işverenin, sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi sonucunda oluşmuşsa, bu da işvereni Kuruma karşı sorumlu hâle getirir. Mevzuat; yasal olarak yürürlüğe ko­nulmuş ve yürürlüğünü muhafaza eden, sigortalıların sağlığını koruma ve iş güvenliği alanında, yasa koyucu ile yasa koyucunun yürütme veya idare­ye verdiği yetki sonucu, bu organlarca kabul edilen genel, objektif kural veya hükümlerin tümüdür.
  • İşverenin sorumluluğunun tespitinde kaçınılmazlık ilkesi dikkate alınır. Kaçınılmazlık; olayın meydana geldiği tarihte geçerli bilimsel ve teknik kurallar gereğince alınacak tüm tedbirlere rağmen, iş kazasının meydana gelmesi durumudur. İşveren alınması gerekli herhangi bir tedbiri almamış ise olayın kaçınılmazlığından söz edilemez.
  • İş kazası, üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse, sigortalıya ve hak sahiplerine yapılan veya ileride yapılması gereken ödemeler ile bağlanan gelirin başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zara­ra sebep olan üçüncü kişilere ve şayet kusuru varsa bunları çalıştıranlara rücu edilir.
  • Üçüncü bir kişinin kastı nedeniyle malul veya vazife malulü olan sigortalı­ya veya ölümü halinde hak sahiplerine, kanun uyarınca bağlanacak aylığın başladığı tarihteki ilk peşin sermaye değerinin yarısı, zarara sebep olan üçüncü kişilere rücu edilir.

İş kazalarında Ne Tür İdari İşlemler Yapılır?

  1. İş kazasına uğrayan personele derhal gerekli sağlık yardımları yapılır.
  2. İş yeri kaza raporu düzenlenir. Şahitlerin ifadesi alınır.
  3. Kaza jandarma veya polise derhal bildirilir.
  4. Kaza ilgili Sigorta İl / sigorta Müdürlüğüne en geç kazadan sonraki üç gün içinde bildirilir.
  5. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bölge müdürlüğüne bildirim formu ile en geç üç iş günü içinde haber verilir.
  6. Kaza ile ilgili bir dosya hazırlanır. Evraklar burada muhafaza edilir.

Dosyada ayrıca;

  • İşçinin sigortalı işe giriş bildirgesi,
  • işe giriş sağlık raporu,
  • kaza tarihinden önceki dört aya ait ücret hesap pusulalarının sureti,
  • işçi çizelgesi,
  • eğitim belgesi ile diğer sertifikalar ve kişisel koruyucuları teslim belge­leri

yer alır.

Cazalarında İşverenin Karşılaşabileceği Yaptırımlar Nelerdir?

  1. İş Kanunu açısından yaptırımlar; İşçi sağlığı ve iş güvenliği mevzuatına uymayan işveren İş Kanununun ‘Ceza Hükümleri’ başlığı taşıyan 97 – 108. maddelerinde belirtilen cezalara muhatap olacaktır. Bu cezalar idari nitelik­te cezalar olup, uygulanması için kaza meydana gelmesi gerekmez. İşvere­nin sağlık ve güvenlik tedbirlerine uymaması, suçun oluşması için kâfidir.

Cezalar hayati tehlike arz eden noksanların bulunması halinde, noksanlar giderilinceye kadar işin bir bölümünü durdurma veya kapatma şeklinde ve­ya idari para cezaları şeklinde uygulanır. İdari para cezaları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bölge Müdürlüklerince verilir. Bu cezalara mahalli Sulh Ceza Mahkemeleri nezdinde itiraz edilebilir. Mahkemece verilen cezalar kesindir.

  1. Ceza Kanunu açısından yaptırımlar; iş kazasının meydana gelmesi du­rumda ise, sorumlular Türk Ceza Kanununun 455 – 459. maddeleri uyarın­ca cezalandırılırlar. İş kazası sonucunda 10 günden daha az süreli hekim raporu alınmışsa, takibi şikâyete bağlı bir suç oluşmuştur. Kazaya uğrayan şahıs şikâyetçi olmaz ise yasal işlem yapılmaz. Meydana gelen iş kazaları­nın mahalli incelenmesi genellikle teknik nitelikteki bilirkişilerce yapıl­maktadır. Cumhuriyet Başsavcıları suçun özelliğine ve niteliğine göre ilgili ceza mahkemesine dava açarak, sorumluların tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme ve yaralanmaya sebebiyet vermekten cezalandırmaları talep etmektedir. Ceza hâkimi de olayı detaylarıyla inceleyerek, delilleri ve bilir­kişi raporlarını değerlendirmekte ve sonuçta sorumluları cezalandırmakta­dır.
  2. İş kazası sonucunda işçinin ölümü halinde varislerin uygulatabilecek­leri yaptırımlar; Varislerin iş mahkemesi nezdinde maddi ve manevi taz­minat davası açma hakları vardır. Görevli mahkeme konusunda; 5521 sayı­lı İş Mahkemeleri Kanununun 5 inci maddesi “İş mahkemelerinde açılacak her davaya açıldığı tarihte dava olunan Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer mahkemesinde bakılabileceği gibi, işçinin işini yap­tığı iş yeri için yetkili mahkemede de bakılabilir. Bunlara aykırı sözleşme muteber sayılmaz” hükmüne göre davayı açan için iki tercih hakkı tanın­mıştır;
  • İşçinin ikametgâhının bulunduğu yer İş Mahkemesi,
  • iş yerinin bulunduğu yeri İş Mahkemesi.

Hizmet akdinde bu iki tercihten hangisi belirtilmişse, belirtilen yer İş Mah­kemesi, yetkili mahkemedir.

İş Kazası Bildirimi Ve Süresi

  1. İş Kazasına uğrayan 4-l(a)’h (SGK) sigortalılar, ya da 5510 sayılı Kanu­nun 5.Maddesinde belirlenmiş sigortalılar, iş kazasına uğramaları halinde onları çalıştıran işverenleri tarafından, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal ve SGK’ııa en geç kazadan sonraki üç iş günü içinde bildirilmesi gerekmektedir.
  2. 4-1 (b) sigortalılar için ise (Bağ-Kur) kendisi tarafından, bir ayı geçmemek şartıyla rahatsızlığının bildirim yapmaya engel olmadığı günden sonra üç iş günü içinde iş kazasını bildirilmesi gerekir.

Bildirim şekli bizzat SGK İl ya da Merkez Müdürlüklerine müracaat ederek, ya da taahhütlü posta ile SGK’na yapılması zorunludur. İş kazasının işverenin kontrolü dışındaki yerlerde meydana gelmesi halinde, iş kazasının öğrenildiği tarihten itibaren başlar.

  1. Kara-hava-deniz ulaştırma araçlarında çalışanların iş kazası bildirimi esası; 5510 sayılı Kanunun 4-1(a) bendi ile 5. maddesinde sayılan ve kara, deniz, hava ulaştırma araçlarında çalışan veya işleriyle ilgili bu araçlarda bulunan sigortalıların bu sırada meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı ile ilgili bildirim, aracın Türkiye’ye döndüğü günü takip eden ilk iş gününden itibaren işlemeye başlayacaktır. Ancak, herhangi bir nedenle aracın Türki­ye’ye gelememesi halinde sigortalının gümrükten geçiş tarihi esas alına­caktır.

Bildirim Sürelerinin Tatil Günlerine Rastlaması Durumunda Yapılan Düzen­leme

Bildirim süreleri iş günü olarak belirlendiğinden cumartesi, pazar ile ulusal bayram ve genel tatil günleri hesaba katılmayacak, bu günlere rastlayan günleri takip eden günden itibaren üç günün hesabına devam edilecektir. Mücbir sebebe bağlı olarak resinde bildirim yapamayan işverenler, mücbir sebebi belgelemeleri şartıyla, Mücbir sebebin ortadan kalktığı tarihten sonraki üç iş günü içinde Kuruma iş kaza­lı bildirecektir.

Kazasının Geç Bildirilmesi veya Bildirimin Yanlış Yapılması

SGK’lı Çalışanlar Yönünden;

5510 sayılı Kanunun 4.-1(a) bendi kapsamındaki sigortalıların iş kazası geçirmeleri halinde yukarıda açıklanan sürelerde işverence bildirim yapılmaması durumunda, bildirimin SGK’ na yapıldığı tarihe kadar sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik Ödeneğinin SGK’ ca işverenden tahsil edilmesi için gerekli işlemler yapılacaktır.

Bağ-Kur’ lu Çalışanlar Yönünden;

5510 sayılı Kanunun 4-1(b) bendi kapsamında sigortalı olanların iş kazası geçirme­li ve süresinde bildirilmemesi hâlinde, bildirim tarihine kadar geçen süre için ge­çici iş göremezlik ödeneği kendilerine ödenmeyecek, bildirim tarihinden sonraki sürelere ait geçici iş göremezlik ödeneği ödenecektir.

Kazalarında İşverenin Sorumluluğunun Sınırı Nedir?

Kazalardan dolayı işverenin sorumluluğu 3 halde sınırlandırılabilir:

Mücbir sebep: Bu husus sorumlunun faaliyet ve işletmesi dışında oluşan kesin ve kaçınılmaz olarak olayın meydana gelmesini etkileyen o an için karşı ko­nulması mümkün olmayan olaylardır. İşverenin olayın meydana gelmesinde veya sonuçlarının azaltılmasında bir kusurunun olmaması esastır.

Zarar görenin ağır kusuru: Neden sonuç ilişkisinin kesilmesine çalışanın kendi davranışı sebep olmuş ve illiyet (nedensellik) bağını tam kesmiş ise, ağır kusurdan söz edilebilir. Çalışan işin ifası sırasında kendisinden beklenen en temel basit ve olağan özeni göstermemiş ise, onun bu davranışı işverenin sorumluluğunun kalkmasına teşkil eder. Çalışanın kusurlu davranışının illiyet bağını tam kesmediği halde ise, ortak neden-sonuç ilişkisinden bahsedilerek birlikte kusur ve tazminat indirimi bir olasılık olarak gündeme gelebilecektir.

  1. Üçüncü şahsın ağır kusuru: Üçüncü şahsın ağır kusuru neden-sonuç bağını kesebilecek yoğunlukta ise işverenin sorumluluğu kalkacaktır. Zira bu durumda işverenin işletme tehlikelerine karşı önlem alma borcu geri plana itilmekte ve üçüncü şahsın ağır kusuru zararı doğuran sebep olmaktadır.

Bunlardan herhangi biri ile iş kazası ile fiilin işlenmesi ve zarar arasındaki bağlantı kopar. Bu nedenle, iş kazasına uğrayanın zararından işveren sorumlu tutulamadı­ğından, zararın tazmini de kendisinden istenemez.

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 30.5.1995 tarihli 4641/5019 sayılı kararında;

”‘Olayın iş kazası sayılması için, kazaya uğrayan ile işveren arasında Borçlar Ka­nunundaki tanımlamaya göre hizmet sözleşmesinin mevcut olması gerekir” denmiş­tir. Yargıtay’a göre; “Sigortalı sayılmayan 5510/6 bir kimsenin uğradığı kaza, iş kazası olarak kabul edilmesi mümkün değildir”.

Bunlar bir iş sözleşmesine dayanarak işveren tarafından çalıştırılsalar bile, 5510 sa­yılı yasa kapsamı dışında tutulduklarından, iş kazası sigortası hükümlerinden yarar­lanamazlar.

Yargıtay’a göre; bir kimse iş yerine arkadaşını ziyaret amacıyla geldiği sırada bir kaza geçirdiğinde, sigortalı olmadığı için, bu olay iş kazası olarak sayılmaz. Bunun­la birlikte kanun, istisnanın istisnası denilebilecek bir düzenlemeyle bazı kimseleri iş sözleşmesine dayanarak çalışmasalar bile, bazı sigorta kolları bu durumu iş kaza­sı açısından sigortalı saymıştır.

Bu kimselerin başında çıraklar gelmektedir.

  • 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanununa göre, “…Aday çırak, çırak ve işlet­melerde meslek eğitimi gören öğrencilere sözleşmenin akdedilmesi ile Sos­yal Sigortalar Kanununun iş kazaları ve meslek hastalıkları hükümleri uy­gulanır” Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 20.9.1993 Tarih ve 1888 / 9625 sa­yılı kararında; endüstri meslek lisesi öğrencisinin uğradığı kaza iş kazası olarak nitelendirilmiştir.
  • Sosyal Güvenlik Destek Primi ödeyenler de (5510, 5-d), kazaya uğradıkla­rında iş kazası sayılacaktır. Dolayısıyla, bu kişiler iş kazası sigortasından sağlanan yardımlardan yararlanabileceklerdir.

Kazalının hemen veya sonradan bedenen veya ruhen özre uğramış olması,

Sigortalıyı bedenen ya da ruhen özre uğratan yahut ölümüne neden olan olayların oluşumuna neden olan etkenler konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.

Sigortalıyı bedenen ya da ruhen özre uğratan yalını ölümüne neden olan olayların İş kazası, yabancı ve dıştan gelen bir etken yani, dış bir olay sonucu mağdurun vü­cut bütünlüğüne, organik yapısına zarar vermelidir. Dıştan gelen olay;

  • İş yerinde patlama,
  • Bir maddenin çarpması,
  • Düşmesi,
  • Ortam havasından zehirlenme,
  • Elektrik cereyanına kapılma,
  • Yüksekten düşme,
  • Güneş çarpması gibi.

Buna karşılık, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 13.10.2004 Tarihli, 2004/21-529 Esas 2004/527 No.lu kararında; iş yerinde olmasa dahi, sigortalının kronik kalp yetmezliği veya beyin anevrizması sonucu ölümü dışarıdan gelen bir etkenle bir ölüm şekli olmadığı halde Yargıtay iş kazası olarak kabul etmiştir.

  1. Sigortalının uğradığı kaza, yer ve zaman itibariyle 5510 sayılı Kanunun 13. maddesinde belirtilen hususlardan birinde meydana gelmesi

Kazaya uğrayan sigortalı;

  • İş yerinde bulunduğu sırada,
  • işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle,
  • görevli olarak iş yeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işi­ni yapmaksızın geçen zamanlarda,
  • emziren kadının, çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,
  • işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında olma­lıdır.

5510/11 ’e göre, sigortalı sayılanların işlerini yaptıkları yerler “iş yeri” olarak tanım­lanmıştır. İş yerinde üretilen mal veya verilen hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen iş yerine bağlı yerler, dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya meslek eğitimi /erleri, avlu ve büro gibi diğer eklentiler ile araçlar da iş yerinden sayılmış bulunmaktadır.

Bu duruma göre, sigortalının iş yerinde bulunduğu sırada, örneğin;

  • Avluda koşarken düşmesi sonucu bedence sakatlanması,
  • yemekhanede kavga etmesi sonucu yaralanması,
  • dinlenme yerinde, herhangi bir şahıs tarafından tabanca ile vurulması,
  • iş yerinde intihar etmesi,
  • iş yeri sınırları içerisinde bulunan havuz gibi yerlerde boğulma sebebiyle ölüm halleri de iş kazası sayılmaktadır.

Bu açıklamalarla alakalı Yargıtay’ın aşağıdaki kararları da mevcuttur:

  • (Yargıtay 21.HD., 1.7.2004, 6433/6503)
  • (Yargıtay 10. HD., 5.7.2004, 4465/6425)
  • (Yargıtay 10. HD., 29.3.1979,8413/2759)

Yargıtay’a göre, yasadaki bu düzenleme ile ortaya çıkabilecek kazaların büyük bir bölümünü iş kazası olarak kabul edilmektedir. Sigortalının hangi nedenle olursa ol­sun, iş yerinde bulunduğu sırada uğradığı her kaza, diğer unsurlar da birlikte ise, iş kazası olarak kabul edilecektir.

Sonuç olarak; bir işçi iş yerine veya eklentilerine ayağını bastığı andan, iş yerinden ayrıldığı ana kadar, çalışır durumda olsun olmasın, işverenin otoritesi altında olsun veya olmasın meydana gelen olay iş kazasıdır.

  1. Kazada nedensellik “illiyet” bağının bulunması,

Bir kazanın iş kazası sayılabilmesi için;

  • Sigortalının gördüğü “iş” ile meydana gelen “kaza” olayı arasında,
  • “Kaza” olayı ile “uğranılan özür” arasında uygun illiyet bağı bulunması ge­rekir.

Çünkü 5510 sayılı yasanın 13. maddesinin son fıkrası iş kazasını, sigortalıyı ÖZRE uğratan olay biçiminde nitelendirmiş olması, nedensellik (illiyet) bağını iş kazasının bu unsuru konumuna sokmuştur.

O halde, bir kaza olayının sadece varlığı yeterli değildir. Olay ile sigortalının uğra­mış bulunduğu bedenen veya ruhen özür arasında bir ilişkinin bulunması, ya da ola­nı nedeni” ile “sonucu” arasında bir bağın varlığı gereklidir. Dolayısıyla işçinin geçirmiş olduğu her kaza, iş kazası sayılmaz. Bir olayın iş kazası olarak değerlendirilebilmesi illiyet bağının da bulunmasına bağlıdır.

Yargıtay verdiği birçok kararında bu anlamda uygun illiyet bağının varlığını ara­mıştır.

Bir olayda sigortalı iş yerinde sıva yaparken, iskeleden ayağı kayması sonucu düşmüş ve ayağında bir sıyrılma meydana gelmiştir. Bu olaydan 8 gün sonra bu kişi septisemi şoku nedeniyle böbrek yetmezliğinden ölmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 7.3.1990 tarihli, 10- 40/147 sayılı kararında;

ayaktaki sıyrık olayı ile septisemi hastalığı ve akut böbrek yetmezliği arasında uygun neden-sonuç bağı var ise, olay SGK. 11/A hükmü çerçevesinde iş kazası sayılacağına karar verilmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 3.2.2010, E. 2010/21-36, K. 2010/671 sayılı ka­rarı;

Özet

  1. Kaza geçiren işçi, E. şirketinde 3 hafta önce işe başlamış olup, işi sipariş üzerine çeşitli iş yeri, ev gibi yerlere su götürmektir. Olay tarihinde, teslim edilen suyun be­delini tahsil amacıyla gidilen binanın asansörünün bozuk olmasına ve kabinin katta olmamasına rağmen kapısının açılması neticesinde, işçi adımını atarak asansör boş­luğuna düşmüş, hayatını kaybetmiştir. Uyuşmazlık, kazadan işverenin sorumlu tutu­lup tutulamayacağına ilişkindir. Tartışılması gereken husus, somut olayda iş kazası­nın oluşmaması için işverenin ne gibi bir tedbir alması gerektiği meselesidir.
  2. Bir olayın iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin her durumda bu kazadan so­rumlu tutulmasını gerektirmez. Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir kazasın­dan işverenin sorumlu olması için, işverenin iş güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihtimal göstermesi sonucu kaza meydana gelmiş olmalıdır. Diğer bir deyişle, oluşan kazadan sorumlu olabilmesi için işverenin kusurunun kanıtlanmış olması gerekir.
  3. Asansörün bozuk olduğu, kata kabinsiz geldiği, merdiven boşluklarının ışıklandı­rmadığı, asansör önüne uyarıcı levha konulmadığı belirlenmiş olduğuna göre; ay­rıca işverenin işçisine el feneri gibi aydınlatma aracı vermesi İstanbul gibi bir yerde bulunan binada pek de hayatın olağan akışına uygun düşmediğinden ve işverenin işçinin her gittiği binayı önceden kontrol etmesi de hayatın olağan akışına aykırı olacağından, bu konuda işverenin alabileceği bir tedbirin olmadığı, dolayısıyla ku­surlu sayılamayacağı kabul edilmelidir.

Yargıtay 21. Hııkuk Dairesi Kararı

DAVA: Taraflar arasındaki “Maddi ve Manevi Tazminat” davasından dolayı yapı­lan yargılama sonunda; İstanbul 6. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 16.07.2008 gün ve 2000/1020 E. 2008/569 sayılı kararın incelenmesi, da­vacılar, vekili, davalılardan E. Cansu Ltd. Şti. vekili, dahili davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 03.03.2009 gün ve 2008/20034 E. 2009/3026 sayılı ilamı ile;

… Dava 10.03.2000 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

…İşverenin kusurlu eylemi ile zarar arasında uygun bir illiyet bağı yoksa, işverenin sorumluluğundan söz edilemez. Kusur sorumluluğunda 3 halde illiyet bağı kesilebi­lir. Bunlar, mücbir neden, zarar görenin ve 3. kişinin ağır kusurudur. İlliyet bağı so­rumluluğun temel öğesidir.

Olayın üçüncü kişiler ile kazalının müşterek kusurlu eylemleri sonucu meydana geldiğinin ve illiyet bağının kesildiğinin anlaşılmasına göre, işverenin kusursuz sorumluluğunun da söz konusu olmadığı ortadadır. Hal böyle olunca, davalı işveren …. Ltd. Şti ’ne yönelik davanın reddi gerekirken, yazılı şekilde tazminattan sorum­lu tutulması usul ve yasaya aykırı olmuştur.

Gerekçesiyle bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek di­renme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okun­duktan sonra gereği görüşüldü:

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı

KARAR: Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasında, gerçekleşen, bu ölüm olayının 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 11. maddesine göre bir iş kazası olduğu konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Öncelikle, belirtilmelidir ki, bir olayın iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin her durumda bu kazadan sorumlu tutulma­sını gerektirmez. Sosyal Sigortalar Kanunu kapsamında bir iş kazasından işverenin sorumlu olması için, işverenin iş güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yü­kümlülüğüne aykırı davranışı veya ihtimal göstermesi sonucu kaza meydana gelmiş olmalıdır. Diğer bir deyişle, Özel Daire bozma ilamında da değinildiği üzere, oluşan kazadan sorumlu olabilmesi için işverenin kusurunun kanıtlanmış olması gerekir. Yerel mahkemece oranları belirlemek için alınan her iki bilirkişi raporunda da dava­lı E. Şirketi’nin. “….İş Kanunu madde 73. ve İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü madde 2.4’e aykırı hareket ettiği, bu çalışanın can güvenliği için sağlaması gerekti­ği …”

Gerçekleşen kazada işverenin işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili alabileceği bir tedbir bulunmadığı görüşü kurul görüşmelerinde çoğunluk bulduğundan, işverene kusur yükleyen bilirkişilerin görüşünü esas alan Yerel Mahkemenin bu yöndeki gerekçesine iştirak edilmemiştir. O halde, Özel Daire bozma ilamında ve yukarıda açıklanan gerekçelerle, davalı işveren E. Şirketi’ne kusur yüklenemeyeceğinden, davalı işverene karşı açılan davanın reddine karar verilmeli, diğerleri hakkında da oluşan bu sonuca göre değerlendirme yapılarak, hüküm kurulması gerekmektedir

Açıklanan bu gerekçelerle, Özel Dairenin bozma ilamındaki bu görüş isabetli değil­dir. Açıklanan bu değişik gerekçeyle ve yasaya aykırı bulunan direnme kararının bozulmasına, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir.

Yargıtay Kararları Işığında İş Kazaları

Yargıtay kararlarında sıkça belirtildiği gibi “ İş kazasından dolayı işverene karşı açılacak maddi tazminat davaları, SGK tarafından yapılan yardımlar ve bağlanan gelirlerle karşılanmayan zararın giderilmesi ilkesine dayanır”. Bu nedenle, önce­likle Sosyal Sigortalar Kurumu’na olayın bildirilip bildirilmediği ve Kurumca olayın bir iş kazası sayılıp sayılmadığı mahkemece araştırılacak ve bunun sonucu davacılara SGK’dan gelir bağlanıp bağlanılmayacağı saptanacaktır. Eğer gelir bağlanmışsa, bunun peşin değeri kurumdan sorulacak, davacıların kazanç düzeyleri üzerinden hesaplanacak olan tazminat tutarlarından sigorta gelirleri peşin değeri düşül­dükten sonra, geriye bir zarar miktarı kalmışsa, bu miktar işverenden istenebilecek­tir. Yargıtay’ın yerleşik görüşleri bu yöndedir.

Bu konuda Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 2010/5719 E. 2012/1105 no.lu kararın­da;

Hukuk Genel Kurulunun 06.02.2012 gününde oy birliğiyle verdiği karar dikkat çe­kicidir.

Söz konusu davada;

İş kazası sonucu ölümden doğan maddi ve manevi tazminat talebi ile davacılar mu­risinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar verilmiş, hü­küm davalı vekil tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, 11.07.2005 tarihinde Irak’ta uğradığı saldırı sonucu ölen Osman’ın eş ve ço­cuklarının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Somut olayda, bilirkişi kurulunca düzenlenen kusur raporu doğrultusunda iş kazası­nın meydana gelmesinde kusurun, ölüme neden olan ve kim oldukları belirleneme­yen üçüncü kişilere ait olduğu belirlenmiştir.

İşverenin kusuru bulunmasa dahi, kusursuz sorumluluk esaslarına göre sorumlu ol­duğu gerekçesiyle kararda yazılı maddi ve manevi tazminatın davalı işverenden tah­siline karar verilmiş ise de, yukarıda izah edildiği üzere, işverenin iş kazası sonucu meydana gelen zarar nedeniyle hukuki sorumluluğu yasa ve içtihatlarla belirlenmiş olan ayrık haller dışında, ilke olarak iş akdinden doğan işçiyi gözetme (koruma) borcuna aykırılıktan kaynaklanan kusura dayalı sorumluluk olup, mahkemece dava­lı işverenin kusursuz sorumluluk esaslarına göre sorumlu tutulması yerinde olma­mıştır. Bilirkişi kurulunca düzenlenen kusur raporunda 4857 sayılı İş Kanununun 77. maddesi ve İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliğinin ilgili maddeleri göz önünde tutularak, kusurun aidiyeti ve oranının hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeye­cek biçimde belirlenmediği ve bu haliyle hükme esas alınacak nitelikte olmadığı da anlaşılmaktadır.

Dava, nitelikçe Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararın gideril­mesi istemine ilişkindir. Bu nedenle de, mükerrer ödemeyi ve haksız zenginleşmeyi önlemek için, hüküm tarihine en yakın tarihte yürürlükte bulunan katsayı dikkate alınarak, hak sahiplerine bağlanan gelirin, tüm peşin sermaye değerinin, hesaplanan zarardan indirilmesi suretiyle, tazminatın belirlenmesi gerektiği, Yargıtay’ın yer­leşmiş görüşlerindendir. Mahkemece hüküm tarihine en yakın tarihte belli olan ar­tışlara göre hesaplanan tüm peşin sermaye değerinin kurumdan sorulmadığı ve hesaplanan zarardan indirilmediği anlaşılmaktadır. Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde karar veril­miş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç olarak; hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davalının manevi tazminatın miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 06.02.2012 gününde oy birliğiyle karar verildi.

Borçlar Kanununun Konuya Bakışı

6098 sayılı Yeni Borçlar Kanunumuzun 49. Maddesinde “Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kas­ten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür’’ derken, zarara uğrayanın 50. maddede “Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır” demektedir.

“Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa, hâkim olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hak­kaniyete uygun olarak belirler” tanımlamalarına yer vermiştir.

6098 sayılı Yeni Borçlar Kanunumuzun 51. maddesi ise tazminatı anlatmış “Hâkim, tazminatın kapsamını ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirler. Tazminatın irat biçiminde ödenmesine hükme­dilirse, borçlu güvence göstermekle yükümlüdür” derken, yine kanunun 53. Maddesinde ölüm ve bedensel zarar hallerindeki şu şekilde tanımlanmıştır:

Ölüm hâlinde uğranılan zararlar özellikle şunlardır:

  1. Cenaze giderleri.
  2. Ölüm hemen gerçekleşmemişse, tedavi giderleri ile çalışma gücünün azal­masından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar.
  3. Ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar.

Bedensel zararlar özellikle şunlardır:

  1.  Tedavi giderleri.
  2.  Kazanç kaybı.
  3. Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar.
  4. Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar.

Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanacağı, bunlarda hesaplanan tazminat miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz” denmekle de tazminat hakkı korunmuştur.

Yine kanunun 56. maddesinde “ Hakim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir” diyerek, taz­minat hakkı tanımlanmıştır.

Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.

Borçlar Kanununda manevi tazminat isteme hakkı doğrudan doğruya cismani zarara uğrayan kişiye aittir. Yansıma yoluyla aynı eylem nedeniyle manevi üzüntü duyanlar manevi tazminat isteyemezler.

Ancak; cismani zarar kavramına ruhsal bütünlüğün ihlali, sinir bozukluğu veya hasta­lığı gibi hallerin girdiği bu maddelerde, sadece maddi sağlık bütünlüğünün değil, ruhsal ve sinirsel bütünlüğünde korunduğu öğretide ve Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir. Öyleyse; bir kişinin cismani zarara uğraması durumunda, onun (ana, baba, eş, çocuk gibi) çok yakınlarından birinin de aynı eylem nedeniyle ruhsal ve sinirsel sağlık bütünlüğü ağır şekilde bozulmuşsa (örneğin eyleme uğrayan yakın kişi % 100 iş göremez duruma gelmişse), onların da manevi tazminat isteyebilecekleri kabul edilmelidir. Bu durumda olanların zararları ile haksız eylem arasında uygun illiyet bağı mevcut olduğundan, yansıma yoluyla değil, doğrudan zarara uğrama söz konusudur.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.4.1995 gün ve 1995/ 11-122,1995/430 i.9.1987 gün ve E.1987/9-183 K.1987/655 sayılı kararları da aynı esaslara dayanmaktadır.

Maddi Ve Manevi Tazminat Aldıktan Sonra Vefat Halinde Mirasçıların Tazminat Hakkı

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1994/9-489 Esas 1994/688 numaralı kararı da türü itibarı ile enteresan ve dikkat çekicidir. Dava konusu olayda sigortalı işçinin geçirdiği iş kazası sonucu, işverenden maddi ve manevi tazminat almış olması, bilahere ölmesi durumunda, kaza ile ölüm arasında uygun sebep sonuç bağlantısının bulunması kaydıyla, hak sahiplerinin manevi tazminat isteminde bulunmalarına engel değildir demiştir.

Somut olayda, “İş kazası ile ölüm olayı arasında müterafik (Ortak ve birbirine ka­rışmış kusur) illiyet bağları bulunmaktadır’” denilerek, o itibarla da, “yerel mahkemece sigortalı işçinin hak sahipleri lehine manevi tazminata karar verilmesi kural olarak doğrudur” diye karar vermiştir.

Davanın seyri şöyle olmuştur: (… Davacıların miras bırakanı 1972 yılında geçirdiği cazası sonucu %98 oranında meslekte kazanma gücünü kaybetmiş ve bu kaza nedeniyle maddi ve manevi tazminatlarını almıştır. Daha sonra işlediği bir suç nedeniyle cezaevinde iken 1984 yılında ölmüştür.

Davacılar; ölümünden 9 yıl sonra, 1983 yılında açtıkları bu dava ile miras bırakanın iş kazasından doğan maluliyeti nedeni ile öldüğünü ileri sürerek manevi tazminat istemişlerdir.

Mahkemece, Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulundan alınan raporda; “…iyi bir bakım ile 12 yıl hayatını devam ettirdiği ve komplikasyonlar gözlenmediği, bir olay nedeni ile cezaevinde kaldığı süre zarfında yeterli bakım ile ihtimam eksikliğinden gluteal ve sakrol bölge ile topuklarda yaralar meydana geldiği… felçli kişide bakım ve ihtimam yetersizliğinden ölüme neden olan yaraların oluştuğu, kaza ile ölüm arasında dolaylı illiyet bağı bulunduğu belirtilmiştir. Buna göre, kaza ile ölüm ara­sında uygun sebep-sonuç bağının bulunduğundan söz edilemez. Böyle olunca dava­nın reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir…” ge­rekçesiyle bozularak, dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama so­nunda; mahkemece önceki kararda dilettirilmiştir.

Hukuk Genel kurulunca;

Sigortalı işçinin, geçirdiği iş kazası sonucu, işverenden maddi ve manevi tazminat alınış olması, bilahare ölmesi durumunda, kaza ile ölüm arasında uygun sebep so­nuç bağlantısının bulunması kaydıyla, hak sahiplerinin manevi tazminat isteminde bulunmalarına engel değildir.

Somut olayda, çekişmesiz bulunan maddi olgular gözetildiğinde, iş kazası ile ölüm olayı arasındaki müterafık illiyet bağlarının bulunduğunun kabulü gerekir.

O itibarla da, yerel mahkemece sigortalı işçinin hak sahipleri lehine manevi tazmi­nata hükmedilmesi kural olarak doğrudur denmiştir

İş kazalarında davacıların izleyecekleri yol şöyle olmalıdır;

  • İlgili SGK. Sigorta Müdürlüğüne başvurup, dosya açtırmak ve bir an önce müfettiş tahkikatı yaptırıp, davacıları SGK Sağlık Kurullarına sevk ettir­mek;
  • Kalıcı veya geçici iş göremezlik derecelerini tespit ettirmek; iş kazasından zarar gören işçilerin işverene karşı maddi tazminat davası açabilmelerinin koşuludur. Öncelikle SGK ilgili Sigorta Müdürlüğü’ne başvurulup, gerekli araştırmanın yaptırılması ve kaza geçiren işçilerin geçici veya sürekli iş gö­rmezlik derecelerinin Kurumca tespitini talep etmelidir. Bu işlem SGK’ya karşı açılacak “iş kazasının ve iş göremezlik derecelerinin tespiti” davası ile de yapılabilir.
  • Cumhuriyet savcılığına iş kazası hakkında şikâyette bulunulmalıdır..
  • 506 Sayılı Yasanın ek 38. maddesi gereğince hüküm tarihine en yakın tarih­li belli olan artışlara göre hesaplanan tüm peşin sermaye değerinin Kurumca hesaplanması istenmelidir. Açılan davalarda en çok yapılan hatalardan biri budur. Bu yapılmadan açılan davalarda Yargıtay’ın, gelirlerin peşin değerleri belli olmadan verilen tazminat kararlarını reddettiğini görmekteyiz
  • Tespit davasının sonunda SGK iş göremezlik gelirlerinin bağlanması beklenecektir.

Şunu önemle belirtelim ki, işlemler veya tespit davası sonuçlanıp, davacıların be­densel zararları açıklığa kavuştuktan sonra, eğer davacıların kalıcı sakatlıkları yoksa veya iş göremezlik dereceleri %10’un altında ise gelir bağlanmayacaktır. İş göre­mezlik dereceleri %10’un üzerinde ise, gelir bağlanacak ve bağlanan gelirin peşin değerinden artan bir zarar varsa, bu zarar işverenin ödeyeceği tazminat tutarı ola­caktır.

Bu aşamada tazminatın “kazanç” unsuru çok önemlidir. Çünkü davacıların ücretleri asgari ücret düzeyinde ise, genellikle tazminat tutarları sigorta gelirlerinin peşin de­ğerini aşamadığından, geriye işverenden istenecek bir meblağ kalmayacak ve dava­nın maddi tazminat bölümü ret ile sonuçlanacaktır. Buna karşılık davacıların iş gö­remezlik dereceleri %10’un altında ise, SGK tarafından gelir bağlanmayacağından, %10’un altındaki sakatlık için işveren doğrudan tazminat ödeyecektir. Her iki durumda da, davacıların asgari ücretin üzerinde ücret aldıkları kanıtlanmalıdır. Bunun için belge sunulması zorunlu olmayıp, tanık anlatımları yeterlidir.

Sigorta girişi olmayan işçinin iş kazası halinde durumu

Eğer bir kimse, kazadan bir saat önce işe alınmış olsa bile, 506 sayılı yasaya göre “sigorta” kapsamında bir işçidir. Hizmet akdi niteliğinde, zaman ve bağımlılık un­surlarını içerecek biçimde işe başlatılan bir kimse, SGK ‘ya bildirilmemiş ve henüz sigorta sicil numarası almamış olsa dahi, yasa kapsamında korunan bir işçi duru­mundadır. Henüz sigorta kaydının bulunmaması, olayın bir iş kazası sayılmasına engel değildir. Eğer işçi sigortaya kayıt ettirilmeden iş kazası geçirmişse, 506 sayılı yasanın 10.maddesine göre işveren sorumlu tutulmaktadır. Açıklanan bu nedenlerle, dava konusu iş kazası ile ilgili olarak ilgili SGK Sigorta Müdürlüğü’ne duyuruda bulunulurken, yalnızca işveren şirketin ad ve unvanının bildirilmesi ve kaza ile ilgili tüm tutanak ve belgelerin dilekçeye eklenmesi yeterlidir. Eğer davacıların daha ön­ce başka iş yerlerinde çalışırken almış oldukları sigorta sicil no.ları varsa, bunlar mutlaka dilekçede belirtilmelidir.

İşveren hangi halde sorumlu olmaz?

İşverenin kusurlu eylemi ile zarar arasında uygun bir illiyet (Ortaya çıkan zarar ile failin davranışı (fiil) arasındaki bağlantı) bağı yoksa, işverenin sorumluluğundan söz edilemez.

Kusur sorumluluğunda şu hallerde illiyet bağı kesilebilir. Bunlar,

  • Mücbir neden,
  • Zarar görenin ve 3. kişinin ağır kusurudur.

Öğretide illiyet (ortaya çıkan zarar ile failin davranışı (fiil) arasındaki bağlantı) ba­ğını kesen nedenlerin bütün sorumluluk halleri için geçerli olduğu vurgulanmakta­dır. Kusurlu olmadığı halde işvereni, meydana gelen zarardan sorumlu tutmak, adalet ve hakkaniyet duygularını incitir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.03.1987 tarih ve 1986/9-722 Esas, 203 sayılı kararı da aynı doğrultudadır.

İlliyet bağı sorumluluğun temel öğesidir. Zararla eylem arasında illiyet bağının mevcut olması, zararın eylemin bir neticesi olarak ortaya çıkması, yani eylem ol­madan zararın meydana gelmeyeceğinin kesin olarak bilinmesidir. Hiçbir hukuk düzeni mantık yasalarına göre mevcut olmayan illiyeti yaratamaz. Mantık bakımın­dan bu illiyete sonsuz zincir halinde neticeler bağlanabilir. Hukuki netice olarak za­rarın tazmin sorumluluğunun kabulü için, bir sebebe illi olarak bağlanan neticeler silsilesinin içinde, hangi kesimin gerekli ve yeter olacağını belirlemek yine hukuk düzeninin görevidir.

Süresi Nedir?

Yeni çıkarılan eğitim yönetmeliği ile işverenler, eğer iş yeri çok tehlikeli sınıfta yer alıyorsa, çalışanlarını yılda en az 1 defa olmak üzere 16 saatlik eğitimden geçire­ceklerdir. Eğer iş yeri tehlikeli sınıfta yer alıyorsa 2 yılda en az 1 defa 12 saatlik eğitim yeterli olacaktır. Az tehlikeli sınıfta yer alan iş yerlerinde ise; 3 yılda 1 en az 8 saatlik eğitim zorunlu olacaktır. Taşeronun olduğu iş yerlerinde, taşerona ait çalı­şanların eğitimlerinden, asıl işveren de taşeronla beraber sorumlu olacaktır. Yani bir iş yerinde taşeron olmak, bu eğitim yükümlülüğünden kaçmak anlamına gelmeye­cektir.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Call Now Button
WhatsApp chat