İnfazın Temel Amacı Nedir?

Sigortalının Ölümü Üzerine Hizmet Tespit Davasında Süre

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 1998/21-826

K. 1998/855

T. 2.12.1998

• HİZMET TESPİTİ ( Davanın Sigortalı Tarafından Açılmasının Beş Yıllık Hak Düşürücü Süreye Tabi Olması )

• HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE ( Hizmet Süresinin Tespitine İlişkin Davanın Sigortalı Tarafından Açılması )

• SİGORTALI TARAFINDAN AÇILAN HİZMET TESPİTİ DAVASI ( Beş Yıllık Hak Düşürücü Süreye Tabi Olması )

• ÖLÜM TARİHİNDEN BAŞLAYAN DAVA AÇMA SÜRESİ ( Sigortalının Ölümü Nedeniyle Hizmet Tespiti Davası )

• DAVA AÇMA SÜRESİ ( Hizmet Tespiti Davasının Sigortalının Ölüm Tarihinden İtibaren Hak Düşürücü Sürenin Başlaması )

506/m.6,79,99

ÖZET : Hizmet süresinin tespitine ilişkin davanın doğrudan sigortalı tarafından açılması beş yıllık hak düşürücü süreye tabidir. Sigortalının ölmesi durumunda ise dava açma süresi ölüm tarihinden başlar ve hak düşürücü süre bu tarihten hesaplanmalıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki “hizmet tesbiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; ……….. 3. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 16.5.1997 gün ve 1994/1200 E- 1997/554 K. sayılı kararın incelenmesi davalı Kurum vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesi`nin 11.5.1998 gün ve 1998/3157-3359 sayılı ilamıyle; … 1 – Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2 – Dava, 1.9.1987 ila 28.2.1988 tarihleri arasında davalıya ait işyerinde hizmet aktine dayalı olarak geçen kuruma kayıt ve tescil edilmeyen hizmetin tesbiti istemine ilişkindir. bu yönü ile davanın yasal dayanağı belirgin olarak 506 sayılı Yasa`nın 79/8. maddesidir. Alınan maddede; yönetmelikte tesbit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tesbit edilemeyen sigortalılar çalıştıklarının hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacaklıların ilam ile ispatlayacakları hükmü öngörülmüştür. Davacının 1.11.1987 tarihinde sigortalı işe giriş bildirgesi ile işe girdiği, 14.11.1987 tarihinde işyerinden ayrıldığı davanın ise 20.7.1994`de açıldığı dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca işe giriş bildirgesinden önceki süre ile 14.11.1987 ila 28.2.1988 tarihleri arasındaki sürenin dava tarihi itibariyle yukarıda sözü geçen maddenin öngördüğü 5 yıllık hak düşürücü süreye uğradığı açık-seçiktir.
Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır.
O halde, davalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır… gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davalı SSK vekili

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Özel Daire ile Mahalli Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, miras bırakanın sigortasız geçen çalışma sürelerinin tesbitine yönelik hak sahiplerince açılan davada, hak düşürücü sürenin başlangıcı olarak, ölüm tarihinin esas alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır. Daire bozma ilamında, ölüm olayı gözetilmeden sadece sigortalı tarafından, sigorta kurumuna bildirilmeyen sürelerin tesbitine yönelik bir tesbit davası açılmışcasına olgular algılanmış ve işe giriş bildirgesinden önceki süre ile işten ayrılış tarihinden sonraki istemin hak düşürücü süre kapsamında kaldığı yolunda hüküm kurulmuştur. Mahalli mahkeme ise, ölüm tarihine göre soruna yaklaşmıştır. Gerçekten, 506 sayılı Yasa`nın 79/8. maddesine göre, açılan tesbit davası doğrudan sigortalı tarafından açılsa idi, Dairenin bozma ilamı yerinde olacaktı. Ne var ki, sözü edilen dava, sigortalı tarafından değil, sigortalının ölümü üzerine hak sahibi tarafından açıldığından bu yönün değerlendirilmesi gerekir.
Hemen belirlemek gerekirse, hak sahiplerince açılacak ve murislerinin çalışmalarına ilişkin tesbit davalarında hak düşürücü sürenin başlangıcı yönünden, davanın yasal dayanağını oluşturan yukarıda sözü edilen maddede açık bir kural yer almamıştır. Yasa, bu yönden sadece, sigortalılar tarafından açılacak davalar yönünden bir düzenleme yapmış ve belirtilen davaların, hizmetin geçtiği yılın sonundan başlamak üzere belli bir hak düşürücü süre içerisinde açılmasını öngörmüştür. Oysa, sözü edilen sürenin, hak sahiplerince açılacak davalarda aynen uygulanması halinde, ortaya telafisi imkansız hak kayıpları ile Anayasal Sosyal Güvenlik haklarına yönelik yasal bir yolun kullanımının fiilen ve hukuken ortadan kalkacağı endişesi çok açıktır. Gerçekten, hak düşürücü sürenin gerçekleşmesine çok az bir süre kala, miras bırakanın ölmesi halinde hak sahibinin, daha sorunu kavramadan ve dava hakkına ilişkin kanıtları toplayıp, davasını açma imkanını sağlayamadan hak düşürücü sürenin gerçekleşmesi durumunda Yasa`ca amaçlanmayan bir durumun ortaya çıkması olağandır. Bu tür bir sonuç ise, hem adalet duygusuna hem hak arama özgürlüğünün özüne aykırıdır. Esasen hak sahibi yönünden, hak düşürücü sürenin gerçekleşip gerçekleşmediğinden söz edebilmek için, öncelikle, muris yoluyla bu kişiye sigorta kollarından bir hakkın intikal etmesi koşuluyla talep hakkının doğması gerekir. Kişinin, henüz sigorta kollarından birine ilişkin hakkının doğmadığı ve miras bırakanın sağlığında kullanıp kullanmayacağı belli olmayan ve bizatihi ona ait dava hakkına ilişkin hak düşürücü sürenin aynen, hak sahibine uygulanması düşünülemez. En önemlisi Sosyal Güvence Hukukunun amaç ve ilkeleri ile bağdaşmaz. O nedenle uyuşmazlığın çözümünde Anayasal sosyal güvenlik ilkelerinin gerekleri, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu içeriği ve kabul ettiği kurallar ile sosyal güvenliğe ilişkin düzenleme yapan yasalar dikkate alınması zorunludur ve kaçınılmazdır.
Gerçekten, Anayasa, kabul ettiği temel ilke ile sosyal güvenliği kişiye bağlı temel anayasal sosyal hak olarak kabul etmiş ve bunun gerçekleştirilmesi görevini devlete yüklemiştir. Bu alanda getirilen düzenlemelerden birini oluşturan 506 sayılı Yasa, ölüm sigortasını kabul etmiş ve hak sahiplerinin koşullarının oluşması durumunda ölüm aylığına hak kazanacaklarını öngörmüştür. Bu bağlamda hemen vurgulayalım ki dava konusu olayda ve uyuşmazlığın temelinde, ölüm sigortasından yararlanma amacı bulunmaktadır. Ölüm sigortasında ise, 506 sayılı Yasa`nın 99. maddesinde belirlendiği biçimde, “hak düşürücü süre” kurumu kaldırılmış ve sadece zaman aşımı yer almıştır. Bu olgunun öncelikle gözönünde bulundurulması zorunludur. Öte yandan, sözü edilen Yasa`nın 2. maddesi 506 sayılı Yasa sisteminden yararlanma yolunda, hak sahiplerini doğrudan Yasa kapsamında kabul etmiş ve bu kişilere yönelik düzenlemeleri ayrıca göstermiştir. Bu arada, hak sahiplerinin, miras bırakanlarına ilişkin konularda, haklarının kullanım ve bu yöne ilişkin süreleri, murisleri sigortalıların sürelerinden ayrılmış ve bunlara ayrıca yeni süre ve haklar verilmiştir. Nitekim, Yasa`nın, 60/F maddesinde, hak sahipleri miras bırakanlarının askerlik sürelerinin borçlanmasında, muristen ayrı ve bağımsız borçlanma sistemi kabul edilmiş ve hak sahiplerinin, ölümden sonra tıpkı miras bırakan gibi, iki yıllık süre içerisinde borçlanabilecekleri kabul edilmiştir. Aynı şekilde, Yasa`nın ek 14. maddesinde, muris tarafından tasfiye edilen hizmetlerin, hak sahiplerince ihya edilebilmesini öngörmüştür. Nihayet 3201 sayılı Yasa`nın 3/son maddesi, hak sahiplerine, murislerine ilişkin yurt dışında çalışılan sürelerin borçlanmasına ilişkin aynen “Yurt dışında çalışmakta iken veya yurda kesin dönüş yaptıktan sonra iki yıllık müracaat süresi içerisinde ölenlerin hak sahipleri de ölüm tarihinden itibaren iki yıllık süre içerisinde … bu kanunla getirilen haklardan yararlanırlar” kuralını getirmiş ve açıkça ölüm tarihinin hak düşürücü süre başlangıcı olduğunu vurgulamıştır.
Şu duruma göre, sosyal üvenlik hukukunun temel ögeleri ve kabul ettiği ilkeler gereği, hak sahipleri yönünden, muris çalışmalarına ilişkin bir tesbit davası ancak hakkın ortaya çıktığı ölüm tarihinden başlatılmalıdır. Kuşkusuz, bu ilke, murisin hayatında, tüketip bitirmediği, hak düşürücü sürelerin gerçekleşmediği durumlarda söz konusu olacaktır.
Görülmekte olan davaya bu ilkeler açısından yaklaşıldığında, hak sahibinin, tesbit davasını; murisinin 1.9.1987-28.2.1988 dönem çalışmalarına hasrettiği, ölüm olayının 11.6.1991 tarihinde meydana geldiği bu tarihe göre muris açısından henüz hak düşürücü süre gerçekleşmediği gibi hak sahibi için de ölüm tarihinden dava tarihine kadar sukutu hak süresinin geçmediğinin kabulü gerekir. İşin esasının incelenmesinde mahkeme kabulünün dosya içeriği ve toplanan kanıtlara göre yerinde olduğu görülmüştür. Şu durum karşısında direnme kararı onanmalıdır.

SONUÇ : Davalı SSK vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 2.12.1998 gününde ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY YAZISI
UYUŞMAZLIK: Yerel mahkeme ile Yüksek Özel 21. Hukuk Dairesi arasındaki uyuşmazlık hakdüşürücü sürenin olayda ( davada ) geçip geçmediğine ilişkindir. Uyuşmazlığın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasası`nın 79/8. maddesi olup, maddenin ilgili fıkrasında aynen “yönetmelikle tespit edilen belgelerin işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç taplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır” denilmektedir. Dosyadaki delillere baktığımızda; 1.11.1987 tarihli işe giriş bildirgesinin verildiği ve Sosyal Sigortalar Kurumu`na intikal ettiği, diğer taraftan çalıştığı iddia olunan 1.9.1987-28.2.1988 devresi içerisinde kalan 1987/3 döneminde 13 gün, 1988/1. döneminde 10 gün olarak sigortalının çalıştığının işveren tarafından düzenlenen ve Kuruma intikal ettirilen sigorta prim tahakkuk cetvelinde gösterildiği anlaşılmaktadır. Şu halde, Sosyal Sigortalar Kurumu davacının murisi sigortalının işverene ait işyerinde çalıştığını bilmektedir. Zira, işe giriş bildirgesi ve prim bildirgeleri Kurumda mevcuttur. Ancak, iddia sadece bildirilen sürelerin noksan oluşuna ilişkindir. Yasada ( 79/8 ) Kurum çalışmadan haberdarsa veya çalışma bildirilmişse hakdüşürücü sürenin söz konusu olmayacağı vurgulanmıştır. Zira, Sosyal Sigortalar Kurumunun 506 sayılı Kanunun 130. maddesine göre teftiş yetkisi, 79. maddeye göre, kaçak çalıştırılan işçiler için re`sen prim tahakkuk yetkisi, 9. maddeye göre süresinde işe giriş bildirgesi verilmeyen sigortalılar için 10. maddeye göre, işverenin kusursuz sorumluluğu ve ayrıca 140. maddeye göre idari para cezası verme yetkisi vs. vardır. Kayıtları tutma görevi ise 506 sayılı Yasaya göre işverene aittir. İşverenin kayıtlarını ise Sosyal Sigortalar Kurumu her zaman denetleyebilir. Davada, hak düşürücü sürenin hiç tartışılmaması gerekir. Yerel Mahkeme kararı sonucu itibariyle doğru olduğu halde, yasanın açık hükmü gözönünde tutulmaksızın ve Sosyal Güvenlik Yasasının temel amacı Anayasa`nın 60. maddesinde belirtildiği üzere çalışan herkesin sosyal güvenlik hakkı olduğu kuralı ve 506 sayılı Kanunun 6. maddesindeki sigortalılık vazgeçilmez ve feragat edilmez hak olduğu kuralı nazara alınmaksızın yasaya aykırı olarak, hakdüşürücü süre konusunun dosya içeriğine aykırı yorumlayan çoğunluk gerekçesine katılmıyorum. Sadece sonucu itibariyle doğru olan mahkeme kararının onanmasına katılıyorum. 2.12.1998

KARŞI OY YAZISI
Davada, ölen sigortalının eşi olan davacı, eşinin 1.9.1987-28.2.1988 tarihleri arasında sigortasız geçen çalışmalarının tesbitine karar verilmesini istemektedir.
Murisin işyerine 1.11.1987 tarihinde girdiğini gösteren işe giriş bildirgesinin Kurum`a verildiği, murisin 11.6.1991 yılında öldüğü konularında taraflar arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Davanın kabulüne dair verilen kararın özel dairece 5 yıllık hakdüşürücü sürenin geçirilmesinden sonra davanın açıldığı, o itibarla reddine karar verilmesi gerektiği nedeniyle kararın bozulduğu, mahkemece önceki kararda direnildiği görülmektedir.
Davanın açıldığı tarih 1994`tür.
Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu`nun 79/8. maddesidir.
Bu maddeye göre “yönetmelikle tesbit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen … sigortalılar çalıştıkları hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır.” 5 yıllık sürenin “hakdüşürücü süre” olduğu gerek uygulamada gerekse öğretide kabul gören hukuksal bir gerçektir. Esasen davada, anılan sürenin “hakdüşürücü süre” olmadığı çoğunluk tarafından dahi iddia edilmemiştir.
Hizmetin geçtiği yıllarda gerçekten dava on yıllık hakdüşürücü süreye tabi idi. Sonradan 5 yılı indirildi. Bu davanın açılış tarihi itibariyle süre 5 yıldır. 79/8. madde hakdüşürücü sürenin hesabında dava tarihini esas aldığı için hizmetin geçtiği yıllardaki on yıllık hakdüşürücü sürenin burada uygulama olanağı yoktur.
Koşullar oluşmuşsa “… sigortalı olmak hak ve yükümlülüğünden vazgeçilemeyeceği ve kaçınılamayacağı” 506 sayılı Yasanın 6. maddesinin ikinci bendi hükmü gereğidir. Böyle olunca yasa koyucu tarafından sigortalının Sosyal Sigorta hakkına neden sınırlama getirilmiştir? kişinin hizmet aktine göre çalıştığı sabit ise bu gibi hizmet tesbiti davasını her zaman açabilmesi daha doğru değil midir?
Anayasa`nın 60 ve 61. maddelerine göre herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir ve giderek devlet sosyal güvenliğin sağlanmasında gereken tedbirleri alır, gereken teşkilatı kurar. Ancak 65. maddede kişinin sosyal ve ekonomik haklarına sınır getirilmiştir. Anılan maddeye göre devlet bu hakları ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek, maddi kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir. Görüldüğü gibi devletin vatandaşlarına sınırsız biçimde sosyal güvenlik hakkı sağlayacağı Anayasamızda kabul edilmiş değildir.
O itibarla sosyal güvenlik hakkı “yasal cevaz” esasına dayanır. Yasanın vermediği hiçbir sosyal güvenlik hakkı kullanılamaz.
Onun için yasa koyucu ekonomik istikrarın bozulacağı, mali imkanların yetmeyeceği düşüncesiyle sigortalılara sınırsız hizmet tesbiti davası açma hakkı tanımamıştır.
Zira bu davaları disiplin altına almak istemiş, sınırsız dava hakkının suistimallere yol açacağını, mahkemeden ilam alanların çoğalıp bilahare aylık bağlama talebiyle kuruma başvuracağını, Kurumun ise bu talepleri karşılamada mali sıkıntıya düşeceğini varsayarak bu yolda bir hüküm getirme gereğini duymuştur.
Baştanberi anlatılan ilkelerin ışığı altında dava konusu olaya gelince; sigortalı muris 28.2.1988 tarihinde işyerinden ayrıldığına ve haksahibi eş davayı 1994 yılında açtığına göre işe giriş bildirgesinin verildiği 1.11.1987 tarihinden önceki çalışma sürelerine ait istemi 5 yıllık hakdüşürücü süreye uğramıştır. Bozma kararında tüm istemin hakdüşürücü süreye uğradığına karar verilmiş ise de işe giriş bildirgesinin verildiği tarihten sonraki dönem hakdüşürücü süreye uğramayacağından bozmanın bu bölümü doğru değilse de 1.11.1987 tarihinden önceki dönem bakımından bozma doğrudur. İşe giriş bildirgesinin verilmesi tarihinden sonraki dönemin hakdüşürücü süreye uğramaması, anılan maddenin öngördüğü bildirgenin verilmiş olmasındandır. Zira kurum sigortalının çalıştığını öğrendiğine göre primlerinin ödenip ödenmediğini takip etmesi gereği anayasal görevlerindendir.
Yüksek Özel Daire Hukuk Genel Kurulundakigörüşmeler esnasında bozma kararından dönerek yepyeni bir görüşle mahkeme kararının onanmasını istemiştir.
Çoğunluk tarafından da kabul edilen yeni görüş özetle şöyledir: Mirasçılar ( hak sahipleri ) bakımından hakdüşürücü süre murisin ( ölü sigortalının ) ölüm tarihinden başlar. Olayda sigortalının ölüm tarihinden dava tarihine kadar 5 yıllık hakdüşürücü süre geçmediğine göre davanın kabulüne dair mahkeme kararı onanmalıdır. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira yasa açıkça “sigortalı” sözcüğünü kullanmak suretiyle tesbit davası açma hakkını sadece sigortalıya tanımıştır ve giderek tek bir hakdüşürücü süreye yer vermiş ikinci bir hakdüşürücü süreye imkan tanımamıştır. Hak sahiplerinin tesbit davası açması hakkı sigortalıya tabandır. Tesbit davası açma yönünden ölü sigortalı ne kadar sosyal sigorta hakkına sahipse hak sahibi de o kadarına sahiptir. Sigortalının işten ayrıldığı tarihten itibaren 5 yıllık hakdüşürücü süre işlemeye başlar ve ölüm tarihinden itibaren de işlemeye devam eder. Ölüm tarihinden itibaren yeni bir 5 yıllık hakdüşürücü sürenin başlatılması hakdüşürücü sürenin kesilmezliği ilkesine ters düşer. Bilindiği gibi hakdüşürücü süre ile zamanaşımı arasındaki fark hakdüşürücü sürenin kesilmeyeceği oysa koşullar varsa zamanaşımının kesileceği noktasındadır. Diğer bir fark hakdüşürücü süre kamu düzeniyle ilgili olduğundan hakim tarafından re`sen dikkate alınacağı oysa zamanaşımının defi suretiyle öne sürüldüğü takdirde gözönünde tutulabileceği yönündedir. Çoğunluk kararında, sonuç itibariyle hakdüşürücü sürenin kesilebileceği kabul edilmiş hakdüşürücü süre ile zamanaşımı arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır ki bu görüş yasaya açıkça aykırıdır.
Ayrıca çoğunluk kararının sosyal güvenlik hukukunun temel ilkelerine dayandırıldığı görülmektedir. Oysa sosyal güvenlik hakkı yukarıda açıklandığı gibi yasal cevaz esasına dayanır. Yasanın vermediği hiçbir sosyal sigorta hakkı kullanılamaz. Çoğunluğun görüşü bu yönüyle de Anayasamızın 65. maddesine aykırıdır. Zira 65. madde sosyal güvenliğin sınırlarını çizmiştir. Devlet o sınırlar çerçevesinde yurttaşlarına sosyal güvenlik hakkını tanıyabilir.
Gene çoğunluk kararında haksabinin hizmet tesbiti kararını aldıktan sonra kurumdan ölüm aylığı talebinde bulunabileceği, dolayısıyla ölüm aylığı isteme hakkının yasadan kaynaklandığı öne sürülmektedir. Oysa burada gözden kaçırılan önemli bir nokta vardır. O da; haksahiplerince yasada ölüm aylığı için sayılan koşullar oluşmuşsa aylık bağlanabilmektedir. Bu koşullardan birisi de muayyen sürede sigortalı çalışma koşuludur. Haksahibi kanunda sayılan sürede geçerli ve muteber sigortalı çalışmayı isbat ettiği taktirde ölüm aylığına hak kazanacaktır. Oysa olayımızda iddia edilen çalışmalar hakdüşürücü süreye uğradığı için ölüm aylığı bağlamada dikkate alınması mümkün değildir.
Öte yandan bu davanın konusu sigortalı hizmet tesbiti davası olup ölüm aylığı davası olmadığından ölüm aylığına ilişkin hükümlerinin burada uygulama yeri yoktur.
Bu nedenlerle işe giriş bildirgesinin verildiği 1.11.1987 tarihinden sonraki döneme ait davanın kabulü doğru olduğundan bu kesime ilişkin kararın onanması, anılan tarihten önceki döneme ilişkin kabul kararının ise bozulması oyundayız. Kararı tümden onayan çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

CategoryGenel
Yorum Yazın:

*

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Call Now Button
WhatsApp chat