Anayasa Mahkemesi Kararı Nihat Özdemir – Fatih Altaylı

Kişisel Verilerin Korunması Hukuku Nedir?

Anayasa Mahkemesi Kararı Nihat Özdemir – Fatih Altaylı

NİHAT ÖZDEMİR BAŞVURUSU

Başvuru Numarası : 2013/1997

Karar Tarihi : 8/4/2015

BAŞVURUNUN KONUSU

Başvurucu, bir gazeteci olan Fatih Altaylı’nın internet sitesinde yayınlanan bir köşe yazısı ve iki televizyon programında kendisi hakkında kullandığı sözlerin tahkir içerdiği halde başvurduğu hukuk yollarından sonuç alamadığını belirterek şeref ve itibarın korunması hakkının, adil yargılanma hakkının ve masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, ihlalin tespiti ile yeniden yargılama ve tazminat talebinde bulunmuştur.

BAŞVURU SÜRECİ

Başvuru, 18/3/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.

İkinci Bölüm İkinci Komisyonunca, 26/11/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

Bölüm tarafından 25/3/2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına, dosyanın Genel Kurula sevk edilmesine ve başvurunun bir örneğinin Adalet Bakanlığına gönderilmesine karar verilmiştir.

Adalet Bakanlığının 2/4/2015 tarihli yazısında, daha önce benzer olaylarda görüş bildirildiğinden yeniden görüş bildirilmeyeceği belirtilmiştir.

OLAYLAR VE OLGULAR

Olaylar

Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

Türkiye’nin bilinen işadamlarından biri olan başvurucu, ayrıca Türkiye’nin önde gelen spor kulüplerinden birinde de yöneticilik yapmıştır. Bu nedenlerle kamuoyunca iyi bilinen bir kişidir. Gazeteci Fatih Altaylı ise ulusal ölçekte yayın yapan gazetelerde çalışan bir gazeteci, köşe yazarı ve televizyon programı sunucusudur.

Başvurucu, Fatih Altaylı’nın fatihaltayli. com. tr adlı internet sitesindeki 2/11/2007 tarihli “Nihat Özdemir Olayı” başlıklı yazısı ile 6/2/2008 ve 16/4/2008 tarihinde yayınlanan “Olaylar ve Gerçekler’’’ adlı programda kendisi hakkında gerçek dışı açıklamalarla kişilik haklarına saldırıda bulunduğu ve tarafı olduğu bir ceza yargılamasında henüz nihai karar verilmemiş iken mahkum olduğu izlenimi yaratarak masumiyet karinesini çiğnediği iddiasıyla Fatih Altaylı aleyhine manevi tazminat davası açmıştır.

Davanın görüldüğü Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 21/12/2010 tarihli kararla davanın reddine karar vermiştir. Kararın gerekçesi şöyledir:

Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/269 esas sayılı davasında davacıya ait Limak A.Ş. tarafından yürütülen Cumhur Başkanlığı Muhafız Alayı inşaatı ile ilgili olarak ihaleye fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtekarlık, dolandırıcılık suçlarından şirket temsilcileri ve muhtelif şahıslar yargılanmıştır.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2008/113 esas sayılı davası derdest olup; davacı, kamu oyunda Mavi Hat olarak adlandırılan Petrol Boru Hatları inşaatında yolsuzluk ithamıyla yargılanmaktadır.

Muhafız Alayı İnşaatı ile ilgili Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen karar bozulmuş ve dava derdesttir.

Davacı veya şirketleri ile ilgili olarak basında çok sayıda haber yayınlanmış olup bu haberlerde Botaş ihaleleri ile ilgili olarak ‘Nihat Özdemır’in Şeref Trübününde, ortağı kaçak Operasyon kapsamında Nihat Özdemir Serbest bırakıldı, ancak yurt dışına çıkışı yasaklandı, beş tutuklama daha çıktı ’ ‘Mavi Hat Operasyonu kapsamında ünlü zenginlere dava açıldı… aralarında Nihat Özdemir gibi isimlerin de bulunduğu 71 kişi hakkında suç işlemek amacıyla örgüt kurmak…vs suçlardan dava açıldı, Mavi Hatta Nihat Özdemir sürprizi’ gibi açıklamalar yer almıştır.

Davalının TV programları metin haline getirilmiş ve sülük olarak vasıflandırılan kişilerin vergi vermeyi aptallık olarak görenler olduğu, davacının kastedilmediği, davacının ticari faaliyetleri sebebiyle vergi vermemiş olması ve kendisi veya şirketi hakkındaki yolsuzluk ithamları sebebiyle tutuklanmamış olmasının eleştirildiği görülmüştür.

Yayınlardaki amaç davacının kamuoyu önünde küçük düşürülmesi değil, bazı kişilerin vergi vermemesi veya yolsuzluk ithamları sebebiyle müeyyideye tabi tutulmamasından duyulan kaygıların dile getirilmesidir.

Yargıtay Yüksek 4. H.H.nin 13/06/2006 tarih ve 2005/3738 esas, 2006/7165 karar sayılı kararında açıklandığı gibi gazetecinin görevi o anda mevcut bilgilere göre haber yapmaktır, polis ya da savcı gibi somut gerçeği aramak zorunda değildir.

Davalının davacıyı küçük düşürme, kamuoyunun kin ve nefretine yol açma düşüncesi taşımadığı, eleştiri sınırlarının dışına çıkılmadığı, ceza davalarının beklenmesinde hukuki fayda olmadığı kanaatiyle davanın reddi gerekmiştir.”

Temyiz üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 22/5/2012 tarihli ilamı ile İlk Derece Mahkemesi kararının onanmasına karar vermiştir.

Onama kararma karşı yapılan düzeltme istemi aynı Dairece, 22/1/2013 tarihli ilamla reddedilmiş ve bu ilam başvurucu vekiline 18/2/2013 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Bireysel başvuru, 18/3/2013 tarihinde yapılmıştır.

İlgili Hukuk

11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun “Sorumluluk/’ başlıklı 49. maddesinin şöyledir:

“Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.

Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür. ”

İNCELEME VE GEREKÇE

Mahkemenin 8/4/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 18/3/2013 tarihli ve 2013/1997 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

Başvurucunun İddiaları

Başvurucu,

Davalı tarafından kaleme alınan fatihaltayli  com tr isimli internet sitesindeki 2/11/2007 tarihli “Nihat Özdemir Olayı” başlıklı yazıda Çankaya Köşkündeki bir inşaatta yolsuzluk yapmakla itham edildiğini oysa bahsi geçen inşaat ile ilgili Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/269 esas sayılı dosyasında yürütülen davada sanık olmadığını, hakkında yargılama dahi yapılmadığını,

6/2/2008 tarihinde Habertürk adlı televizyon kanalında yayınlanan “Olaylar ve Gerçekler” isimli programda, programın yayınlandığı tarih itibarıyla kendisinin de taraf olduğu Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 2008/113 esas sayılı dosyasında derdest olan yargılamaya ilişkin olarak “başvurucunun tutuklanmamış olmasının bir hikmeti olduğu; başvurucunun bir çete liderini arayarak telefonlarının dinlendiği haberini verdiği ve çete vasıtasıyla ilgili bürokratlara 1,5 milyon dolar rüşvet vereceğinin teminatını verdiği” biçimindeki beyanlarının adil yargılanma hakkı ve masumiyet karinesini ihlal eder nitelikte olduğunu, nitekim söz konusu dava kapsamında atılı suçlardan beraat ettiğini ve buna ilişkin kararın 29/11/2013 tarihinde kesinleştiğini,

Yine yukardaki sözlerle birlikte aynı televizyon programının 16/4/2008 tarihli yayınında kendisi hakkında “vergi sülüğü” ifadesinin kullanılması suretiyle de kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu,

belirterek hakkında gerçeğe uygun olmayan beyanlarla yolsuzluk yaptığı yönündeki ithamlar nedeniyle masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının; tahkir içeren sözler nedeniyle de şeref ve itibar hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, Anayasa’nın 2., 17., 36. ve 38. maddelerinin ihlal edildiğinin tespiti ile yeniden yargılama ve tazminata hükmedilmesi talebinde bulunmuştur.

Değerlendirme

Kabul Edilebilirlik Yönünden

Başvurucu, davalının 2/11/2007 tarihli “Nihat Özdemir Olayı başlıklı yazısı ile 6/2/2008 ve 16/4/2008 tarihli “Olaylar ve Gerçekler” programında kendisi hakkındaki açıklamaları hakkında şikayetçi olmakla birlikte başvuru formunda ve eklerinde şikâyet ettiği açıklamaların yer aldığı yazı ve konuşma içeriklerini Anayasa Mahkemesine sunmamıştır. Buna karşın başvurucunun esas olarak Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21/12/2010 tarihli kararma karşı bireysel başvuruda bulunduğu göz önüne alındığında söz konusu Mahkeme kararında yer alan açıklamalarla sınırlı bir şikayette bulunduğu kabul edilmiş ve bireysel başvuru incelemesi söz konusu Mahkeme kararının gerekçesinde yer alan açıklamalar çerçevesinde yapılmıştır.

Başvurucu, gerçeğe uygun olmayan beyanlarla yolsuzluk yaptığı yönündeki ithamlar nedeniyle adil yargılanma hakkının; tahkir içeren sözler nedeniyle de şeref ve itibarın korunması hakkının ihlal edildiğini belirterek Anayasanın 2., 17. ve 36. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüş ise de başvurucunun şikâyet ettiği koşullar ve şikâyetlerini dile getirme biçimi dikkate alınarak bu şikâyetlerin Anayasa’nın 17. maddesi bağlamında incelenmesi uygun görülmüştür.

Bundan başka başvurucu, şikâyete konu makale ve televizyonda dile getirilen yorumlar nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Çözümlenmesi gereken mesele, henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmadığı halde bir kişi hakkında isnat edilen suçları işlediği izlenimi verecek şekilde haber ve yorum yapılması halinde, söz konusu müdahalenin şeref ve itibarın korunması hakkı bağlamında mı yoksa masumiyet karinesi bağlamında mı inceleneceğidir.

Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”

  1. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Kendisine bir suç isnat edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz saydır.”

Masumiyet karinesi, kişinin suç işlediğine dair kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu olarak kabul edilmemesini güvence altına alır. Bunun sonucu olarak, kişinin masumiyeti “asit’ olduğundan suçluluğu ispat külfeti iddia makamına ait olup, kimseye suçsuzluğunu ispat mükellefiyeti yüklenemez. Ayrıca hiç kimse, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar yargılama makamları ve kamu otoriteleri tarafından suçlu olarak nitelendirilemez ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz (Kürşat Eyol, B. No: 2012/665, 13/6/2013, § 26).

Masumiyet karinesi, bir kimsenin suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kamu yetkilileri tarafından suçlu ilan edilmesine karşı koruma sağlamaktadır. Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü, bilgi edinme ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu nedenle Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası, yürütülmekte olan bir ceza soruşturması hakkında yetkililerin kamuoyuna bilgi vermesini engellemez. Ancak masumiyet karinesine saygı gösterilmesi söz konusu olduğundan, Anayasa’nın 38. maddesinin dördüncü fıkrası, bilginin gereken bütün dikkat ve ihtiyat gösterilerek verilmesini gerekli kılar (bkz. Allenet de Ribemont/Fransa, No: 15175/89, 10/02/1995, § 41).

Yargılanan kişilere yönelik olarak, devlet görevlilerinin ifadeleri veya kışkırtmasına dayanan basın ve yayın organlarındaki yazılar veya bazı küçük düşürücü ifadeler nedeniyle masumiyet karinesinin ihlali söz konusu olabilir. Buna karşın kamu menfaatine ilişkin konularda basın ve yayın organlarında yazılar yayınlanmasının, haberlere ve yorumlara yer verilmesinin beklenmesi gereken bir olgu olduğu göz önünde bulundurulmalıdır (X./Norveç, No: 3444/67,16/07/1970).

Somut olayda başvurucu, başvuruya konu makale ve yayınlarla gerçek dışı ve asılsız iddiaların kanıtlanmış gerçeklermiş gibi kamuoyuna aktarıldığını ileri sürmüştür. Buna karşın başvurucu, bu şekilde yayınlar yapılması nedeniyle herhangi bir kamu gücünü kullanan organ veya yetkili hakkında şikâyetçi olmamıştır. Başvurucu, genel olarak yayınların yapılması sırasında ve daha sonra derece mahkemelerinde yapılan yargılama sırasında devletin, itibarını korumadığından şikâyetçi olmuştur.

Bu çerçevede, başvuruya konu makale ve televizyon programlarındaki yorumlarda yer alan bazı ifadelerden, suçluluğu ilgili mahkeme kararlarıyla sabit olmayan başvurucunun bu eylemleri işlediği ve suçlu olduğu inancı yansıtılmış olsa bile söz konusu haber ve yorumların devlet yetkililerinin açıklamalarına dayandığı veya devlet yetkililerinin söz konusu haber ve yorumların yapılmasına neden oldukları yönünde bir şikâyette de bulunulmamıştır. Tüm bunlar göz önüne alındığında mevcut başvuruya konu şikâyetin Anayasa’nın 17. maddesi bağlamında incelenmesi gerekmektedir.

Başvurucunun, söz konusu gazetede yayınlanan yazı nedeniyle kişilik haklarının zarar gördüğüne ve Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetleri açıkça dayanaktan yoksun değildir. Ayrıca başka bir kabul edilemezlik nedeni de bulunmadığı için başvurunun bu şikâyetlere ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

Esas Yönünden

Mevcut davada başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında koruma altına alınan kişisel itibarın korunmasını isteme hakkı ile ulusal günlük gazetenin Anayasa’nın 28. maddesinde güvence altına alman basın özgürlüğü ve bu özgürlükle bağlantılı olarak Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü arasında bir denge kurulması gerekmektedir.

Öte yandan başvuru konusu olaya benzer olaylarda uygulanacak ilkeler 30/6/2014 tarihli ve 2013/5574 sayılı İlhan Cihaner kararında ortaya konulmuştur. Mevcut başvuruda, sözü geçen kararda belirtilen ilkelerden ayrılmayı gerektirecek bir yön bulunmamaktadır.

Genel İlkeler

Kişinin Manevi Bütünlüğü

Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkınasahiptir. ”

Bireyin kişisel şeref ve itibarı, Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan umanevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Devlet, bireyin manevi varlığının bir parçası olan kişisel şeref ve itibara keyfi olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür (Abdullah Doğtaş,No: 2013/1123, 2/10/2013, § 33). Başka bir deyişle kişisel itibarın korunması hakkı, Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının koruması altındadır ve şeref ve itibarı etkileyen sözel saldırılar veya basın ve yayın yolu ile yapılan yayınlara karşı bireyin korunmaması halinde Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası ihlal edilmiş olabilir (İlhan Cihaner, B.No: 2013/5574, 30/6/2014, § 42).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), kişisel şeref ve itibara yapılan müdahaleleri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “ö-e/ ve aile yaşamına, konuta ve haberleşmeye saygı hakkı” kenar başlıklı 8. maddesi kapsamında değerlendirmektedir. AİHM’e göre kişisel itibarın korunması hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi tarafından korunan özel yaşama saygı hakkının bir parçasıdır (Bkz. X ve Y/Hollanda, No: 8978/80, 26/3/1985, § 22; Pfeifer/Avusturya, B. No: 12556/03, 15/11/2007 § 35; Axel Springer AG! Almanya, B. No: 39954/08, 7/2/2012, § 83). Aynı şekilde, gazete makalesinde hakaret içerdiği iddia edilen beyanlara karşı bir kimsenin itibarının korunması hakkı da (White/İsveç, B. No; 42435/02, 19/12/2006, § 19 ve 30) eleştirel bir gazete makalesine karşı kişinin korunmadığı iddiası da {Minellilİsviçre, (kk), B. No: 14991/02, 14/06/2005) özel yaşam kapsamında görülmüştür.

Kamusal bir tartışma bağlamında ve yayımlanan yazılar nedeniyle eleştirilmiş olsa bile bir kişinin itibarı, kişisel kimliğinin ve manevi bütünlüğünün bir parçasını oluşturur (Bkz. Pfeifer/Avusturya, 35) ve Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasının korumasından faydalanır (İlhan Cihaner, § 44).

Öte yandan Anayasa’mn 17. maddesinin birinci fıkrasının olaya uygulanabilmesi için kişinin itibarına yapılan saldırının belli bir ağırlık düzeyine erişmiş olması ve kişinin itibarına saygı gösterilmesini isteme hakkından başvurucunun kişisel olarak yararlanmasına zarar verecek şekilde yapılmış olması gerekir. Ayrıca, öngörülebilir şekilde, kişinin kendi eylemleri sonucu ortaya çıkabilecek itibarının zedelenmesi olgusundan şikâyet etmek için Anayasa’nın 17. maddesi ileri sürülemez (İlhan Cihaner, § 45, 56; benzer bir değerlendirme için bkz. Mater/Türkiye, No; 54997/08, 16/7/2013, § 52).

İnceleme konusu olan dava gibi davalar nedeniyle söz konusu olan, devletin, başvurucunun şeref ve itibarına sağladığı korumanın yetersiz olduğu iddiasıdır. Anayasa’nın 17. ve Sözleşme’nin 8. maddeleri esas olarak kamu görevlilerinin keyfi müdahalelerine karşı bireyi korumayı amaçlasa da söz konusu maddeler sadece devletin bu tür müdahalelerde bulunmaktan kaçınmasını sağlamayı amaçlamamaktadır. Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında mündemiç negatif yükümlülüğe, bireyin maddi ve manevi varlığına etkin bir saygının sağlanması için gerekli pozitif yükümlülükler eklenebilir. Bu yükümlülükler, kişilerin birbirleri ile olan ilişkilerini de kapsayacak şekilde, kişisel itibarının korunmasını isteme hakkına saygının güvence altına alınması amacıyla birtakım tedbirler alınmasını gerektirebilir (Sözleşme’nin 8. maddesi bağlamında benzer kararlar için bkz. X ve Y/Hollanda, B. No: 8978/80, 26/3/1985, § 23; Von Hannover/Almanya (no 2), B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 98). Bu tedbirlere, kişisel itibarın üçüncü kişilerin müdahalelerine karşı korunması hususunda da başvurulabilir (bkz. İlhan Cihaner, 47).

Başvuruya konu televizyon programlarında ve bir internet sitesinde yayınlanan makalede, başvurucu hakkında Çankaya Köşkündeki bir inşaat işinde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla kovuşturma yapıldığı, Mavi Hat isimli petrol boru hattı işinde yapılan yolsuzluk nedeniyle başvurucu hakkında dava açıldığı, başvurucunun vergi vermediği ileri sürülmüş ve bazı detaylara yer verilmiştir. Söz konusu haberlerdeki iddialar nedeniyle başvurucunun kişisel itibarının korunması hakkına müdahale edildiği kabul edilmelidir.

İfade Özgürlüğü ile Basın Özgürlüğü

Mevcut başvuruda başvurucunun Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında koruma altına alman kişisel itibarın korunmasını isteme hakkı ile ulusal günlük gazetenin Anayasa’nın 28. maddesinde güvence altına alman basın özgürlüğü ve bu özgürlükle bağlantılı olarak Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü arasında bir denge kurulması gerekmektedir (bkz. İlhan Cihaner, 49). Bu sebeple, bu özgürlüklerin kullanımıyla ilgili genel ilkelerin belirlenmesi gerekir.

Anayasa’nın “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” kenar başlıklı 26. maddesi şöyledir:

“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir. ”

Anayasa’nın “Basın hürriyeti” kenar başlıklı 28. maddesinin ilgili fıkraları şöyledir:

“Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.

Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.

Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır.

Anayasa’nın 26. maddesinde ifade özgürlüğünün kullanımında başvurulabilecek araçlar “söz, yazı, resim veya başka yollar” olarak ifade edilmiştir ve “başka yollar” ifadesiyle her türlü ifade aracının anayasal koruma altında olduğu gösterilmiştir {Emin Aydın,No: 2013/2602, 23/1/2014, § 43).

Anayasa’da basın özgürlüğüne ilişkin olarak daha ayrıntılı düzenlemeler de yer almıştır. Basın özgürlüğü alanındaki temel düzenleme Anayasa’nın 28. maddesinde yer almaktadır. Bu madde, basılmış materyalleri kapsayacak, ancak görsel ve işitsel iletişim araçlarını dışarıda bırakacak şekilde düzenlenmiştir. Nitekim düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün düzenlendiği Anayasa’nın 26. maddesinde “…radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yayımların izin sistemine…” bağlanabileceği belirtilerek, bu iletişim araçlarının düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden yararlanabileceği belirtilmek istenmiştir. Anayasa’nın 28. maddesine ilave olarak 29. maddede süreli ve süresiz yayın hakkına, 30. maddede basın araçlarının korunmasına yer verilmiştir. Anayasa’nın 31. maddesinde ise kamu tüzel kişilerinin elindeki basın dışı kitle haberleşme araçlarından yararlanma hakkı düzenlenmiştir. Dolayıyla, Anayasa’ya göre basın, kitle iletişim araçlarından biridir; ancak diğer kitle iletişim araçlarından ayrılarak özel olarak korunmuştur (bkz. Abdullah Öcalan,No: 2013/409, 25/6/2014, § 68; İlhan Cihaner, § 53).

İnternet ve diğer sosyal mecralarda makale yayınlama ve televizyon gibi kitle iletişim ve yayın araçlarında yorum yapma özgürlüğünün ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olduğu konusunda şüphe bulunmamaktadır. Yukarıda gösterildiği gibi Anayasa’da ifade özgürlüğüne ilişkin olarak daha ayrıntılı düzenlemeler de yer almakla birlikte mevcut koşullar altında başvurunun ifade özgürlüğüne ilişkin temel düzenleme olan Anayasa’nın 26. maddesi kapsamında incelenmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir.

İfade özgürlüğü, Anayasa’da yer alan diğer hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmını doğrudan etkiler. Gerçekten de düşüncenin yayılmasının başlıca aracı olan basın özgürlüğü de ifade özgürlüğünün kullanılma biçimlerinden biridir. Basın özgürlüğü, Sözleşme’de ayrı bir madde olarak değil ifade özgürlüğüne ilişkin 10. maddenin altında koruma altına alınmıştır. Sözleşme’nin 10. maddesi, yalnızca düşünce ve kanaatlerin içeriğini değil iletilme biçimlerini de koruma altına almaktadır (bkz. İlhan Cihaner, 54).

İnternet ve televizyon gibi görsel ve işitsel iletişim araçlarının, modem demokrasilerde başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bakımından önemli bir araçsal değeri bulunmaktadır. İnternetin ve görsel ve işitsel iletişim araçlarının sağladığı sosyal medya zemini kişilerin bilgi ve düşüncelerini açıklama, karşılıklı paylaşma ve yaymaları için vazgeçilmez niteliktedir.

AİHM içtihatlarında da ifade özgürlüğünün demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturduğu sıklıkla vurgulanmaktadır. AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen “bilgF ve ‘fikirler” için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM’e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde “demokratik bir toplum”âm söz edilemeyecek olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. 10. maddede güvence altına alman bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerekir (bkz. İlhan Cihaner, § 55; başka kararlar yanında bkz. Handyside/Birleşik Krallık, No: 5493/72, 7/12/1976, § 49).

Basın özgürlüğü düşüncenin iletilmesini ve dolaşımını gerçekleştirerek bireyin ve toplumun bilgilenmesini sağlar. Çoğunluğa muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanabilmesi, açıklanan düşünceye paydaş sağlanabilmesi, düşünceyi gerçekleştirme konusunda ilgililerin ikna edilebilmesi çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Bu itibarla ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemdedir (bkz. Abdullah Öcalan, 74; İlhan Cihaner, § 56).

Özgür bir siyasal sistemde, devletin eylem ve işlemlerinin, adli ve idari yetkililerin olduğu kadar, basının ve aynı zamanda kamuoyunun da denetimi altında bulunması gerekmektedir. Yazılı, işitsel veya görsel basın kamu gücünü kullanan organların siyasi kararlarını, eylemlerini ve ihmallerini sıkı bir denetime tabi tutarak ve vatandaşların karar alma süreçlerine katılımını kolaylaştırarak demokrasinin sağlıklı bir şekilde işlemesini ve bireylerin kendilerini gerçekleştirmelerini güvence altına almaktadır (bkz. İlhan Cihaner, § 57; benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Lingens/Avusturya, No: 9815/82, 8/7/1986, § 41; Özgür radyo-Ses Radyo Televizyon Yapım ve Tanıtım AŞ/Türkiye, B. No: 64178/00, 64179/00, 64181/00, 64183/00, 64184/00, 30/3/2006 § 78; Erdoğdu ve İnce/Türkiye, B. No: 25067/94, 25068/94, 8/7/1999, § 48). Bu sebeple basın özgürlüğü, herkes için geçerli ve yaşamsal bir özgürlüktür (bkz. AYM, E.1997/19, K.1997/66, K.T. 23/10/1997; Abdullah Öcalan, § 75).

AİHM, birçok kez demokratik bir toplumda basının oynadığı temel rolün altını çizmiştir. Her ne kadar, özellikle de başkalarının şöhret ve haklarının korunmasıyla ilgili olarak, bazı sınırları aşmaması gerekse de basının, görev ve sorumluluklarının bilincinde olarak kamu yararını ilgilendiren her konuyu iletme görevi vardır. Onun böyle konularda bilgi ve fikir yaymadan ibaret olan görevine kamunun bu fikir ve bilgileri alma hakkı eklenir. AİHM’e göre bu görevi olmasaydı basın, vazgeçilmez “gözetleyici” (watchdog) rolünü oynayamazdı (Bladet Tromso ve Stensaas/Norveç [BD], B. No: 21980/93, 20/5/1999, §§ 59 ve 62; Pedersen ve Baadsgaard/Danimarka [BD], B. No: 49017/99, 17/12/2004 § 71).

Ayrıca bu tür başvurularda basının yerine geçip belli bir durumda kullanılacak haber yapma şeklinin ne olacağını belirlemenin yargı mercilerinin görevi olmadığı (Jersild/Danimarka, B. No: 15890/89, 23/9/1994, § 31) göz önünde bulundurulmalıdır (bkz. İlhan Cihaner, 59).

Sosyal görevini yerine getirebilmesi için basının özgür olması kadar sorumluluk bilinci ile hareket etmesi de şarttır. Basın özgürlüğünde belli ölçüde abartıya ve hatta tahrik yoluna başvurmak mümkün olsa da (Prager ve Oberschlick /Avusturya, No: 15974/90, 26/4/1995, § 38) bu özgürlük aynı zamanda ilgililerin meslek ahlâkına saygı göstererek doğru ve güvenilir bilgi verecek şekilde ve iyi niyetli olarak hareket etmelerini de zorunlu kılmaktadır (Bladet Tromso ve Stensaas/Norveç [BD], B. No: 21980/93, 10/5/1999, § 65; bkz. B.No: 2013/5574, 30/6/2014, § 60).

Gerçekten de kötü niyetli olarak gerçeğin çarpıtılması bazen kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşabilir. Gerçeğe uygun bir beyana, kamuoyunun gözünde yanlış bir imaj uyandırabilecek vurgular, değer yargıları, varsayımlar hatta imalar eşlik edebilmektedir. Dolayısıyla haber verme görevi zorunlu olarak ödev ve sorumluluklar ve basın kuruluşlarının kendiliğinden uymaları gereken sınırlar içermektedir. Bu durum özellikle basında yer alan söylemlerde isimleri zikredilen kişilerin ciddi şekilde itham edilmeleri hallerinde geçerlidir (bkz. İlhan Cihaner, 61; AİHM kararı için bkz. Mater/Türkiye, B. No: 54997/08,16/7/2013, § 54-55).

Sınırlanabilir birer hak olan ifade özgürlüğü ile onu tamamlayan ve onun kullanılmasını sağlayan basın özgürlüğü Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlükleri sınırlama rejimine tabidir. Basının, Anayasa’nın 26., 27. ve 28. maddelerinde sayılan sınırlandırmalardan biri olan “başkalarının şöhret veya haklarının, özel veya aile hayatlarının” korunması için konmuş olan sınırlandırmalara uyması gerekir (bkz. İlhan Cihaner, 62).

Son olarak halkın da bu tür bilgileri almaya hakkı vardır. Basın özgürlüğü, kamuoyuna, çeşitli fikir ve tutumlarının iletilmesi ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturması için en iyi araçlardan birini sağlamaktadır (bkz. İlhan Cihaner, 63; başka pek çok karar yanında aynı yöndeki AÎHM kararları için bkz. Lingens/’Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, §§ 41-42; Erdoğdu ve İnce/Türkiye, B. No: 25067/94,25068/94, 8/7/1999, § 48).

Olgusal İddialar ve Değer Yargıları

Somut davanın kendine has koşullarında mahkemelerin başvuranı eleştiri sınırım aşan bir saldırıdan korumakta yetersiz kalıp kalmadıkları incelenmelidir. Bu bağlamda somut başvuruda taraflar arasındaki ihtilaf, büyük ölçüde, dava konusu televizyon programlarında ve makalede dile getirilen maddi vakıaların açıklanması veya değer yargısı olarak nitelendirilmesi ile ilgilidir. Bu noktada, maddi olgular ile değer yargısı arasında dikkatli bir ayrıma gidilmelidir. Maddi olgular ispatlanabilse de, değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı hatırda tutulmalıdır (bkz. İlhan Cihaner, 64; bkz. Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986, § 46).

Denge Kurmak İçin Başvurulan Uygun Kriterler

Mevcut olaydaki gibi başvurularda başvurunun sonucu, prensip olarak, başvurunun ihtilaflı makale veya sözlerin sahibi tarafından Anayasa’nm 26. maddesine dayanılarak yapılmış olması ile bu makale veya sözlere konu olan kişi tarafından Anayasa’nm 17. maddesinin birinci fıkrasına dayanılarak yapılmış olmasına göre değişmez. Gerçekte bu hakların her ikisi de prensip olarak eşit bir saygıyı hak etmektedirler (bkz. İlhan Cihaner, § 65; benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Von Hannover/Almanya (no 2) B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 106).

Yargı mercilerinin bu iki hak arasında Anayasa Mahkemesi içtihadında ortaya konulan ölçütlere uygun bir şekilde bir denge kurmaları gerekir. İfade özgürlüğü ile itibarın korunması hakkı arasında bir denge kurulmasıyla ilgili olarak mevcut olaya uygulanabilecek olan ve Mahkememizin 2013/5574 numaralı İlhan Cihaner başvurusunda benimsenen kriterler aşağıda sayılmıştır (bkz. İlhan Cihaner, 66-73).

Kamu yararına katkı

Birinci temel unsur, haber, makale veya fotoğrafların basında çıkmasının kamu yararına yönelik bir tartışmaya yapacağı katkıdır (Von Hannover/Almanya (no 2) B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, § 109). Genel yarar konusu olan hususların belirlenmesi ihtilaflı yazıların içerikleri ile birlikte somut davanın şartlarına da bağlıdır. Ancak sadece yayımın siyasi konular ya da işlenen suçlarla ilgili olduğu ( bkz. Egeland ve Hanseid/Norveç, No: 34438/04, 16/4/2009, § 58) durumlarda böyle bir yararın varlığı kabul edilmelidir.

Hedef alınan kişinin ünlülük derecesi ve haber veya makalenin konusu

Hedef alman kişinin rol ve fonksiyonu ve haber, yazı, röportaj ve/veya fotoğrafa konu faaliyetin niteliği bir önceki ölçütlerle bağlantılı önemli başka bir ölçüt oluşturmaktadır. Burada sıradan bireyler ile kamusal şahıs ya da siyasi kişilik olarak kamusal alanda hareket eden bireyleri ayırmak yerinde olur. Kamu tarafından tanınmayan bir kişi kişisel itibarına saygı gösterilmesini isteme hakkına ve özel hayat hakkına ilişkin özel bir korumadan yararlanmayı talep edebilirken, kamu tarafından tanınan bireyler için bu derecede bir koruma söz konusu değildir (kamu tarafından tanınan kişiler için korumanın daha esnek olacağına ilişkin bir karar için bkz. Minelli/İsviçre (k.k), No: 14991/02, 14/6/2005). Mesela resmi bir görevi yerine getiren siyasi kişilikler hakkında demokratik toplumdaki bir tartışmaya katkı sunabilecek olaylardan bahseden bir haber ile böyle bir görev yerine getirmeyen bir kişinin özel hayatıyla ilgili detaylar üzerine yapılan bir haber, bir tutulamaz (Von Hannover/Almanya, B. No: 59320/00, 24/09/2004, § 63).

Anılan birinci durumda basının rolü basının bir demokraside kamu yararı bulunan konularda bilgi ve fikir iletme yükümlülüğü olan “gözetleyıci” (watchdog) fonksiyonuyla örtüşüyorsa da, ikinci durumda bu rol tali önemdedir. Aynı şekilde kamunun bilgilenme hakkı, kamuda tanınan kişilerin, kamu görevlilerinin ve özellikle de siyasi kişiliklerin özel hayatlarının çeşitli boyutlarına belli bazı durumlarda üstün gelebilse de, yayımlanan haberler ile onlara eşlik eden fotoğraf ve yorumların bu kişilerin sadece özel hayatlarıyla ilgili detaylar hakkında olması ve belli bir kesimin bu konudaki merakını gidermek dışında bir amaç taşımaması durumunda, ilgili kişiler belli bir üne sahip olsalar bile, böyle bir üstün gelme durumundan bahsedilemez (Von Hannover/Almanya, No: 59320/00, 24/09/2004,               § 65). Bu en son durumda ifade özgürlüğünün daha dar yorumlanması gerekir (Von Hannover/Almanya, B. No: 59320/00, 24/09/2004, § 66).

İlgili kişinin önceki davranışı

İlgili kişinin haber veya yazının yayımlanmasından önceki davranışı ya da ihtilaflı bilgilerin daha önce yayımlanmış olması da dikkate alınacak unsurlar içinde yer almaktadır (Von Hannover/Almanya (no 2) B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012 §111).

Yayımın içeriği, şekli ve sonuçları

Bir gazetede haberin, röportajın, fotoğrafın veya makalenin yayımlanma şekli ve hedef alınan kişinin orada sunulma biçimi de değerlendirmelerde göz önüne alınmalıdır (bkz. Wirtschafts-Trend Zeitschriften-Verlagsgesellschaft m.b.H./Avusturya (no 3), No: 66298/01 ve 15653/02, 13/12/2005, § 47). Ayrıca haber veya makalenin, ulusal veya yerel, tirajı az veya çok bir gazetede yayımlanmış olmasına göre, yayım genişliği de önemli olabilir (bkz. Karhuvaara ve Iltalehti/Finlandiya, B. No: 53678/00,16/2/2005, § 47).

Haber veya makalenin yayınlanma şartları

Son olarak, haber veya makalenin yayınlanma şartlarının, söz konusu haberde yer alan olayların geçtiği dönemde ülkede meydana gelen olaylar ışığında değerlendirilmesi gerekir. Aynı zamanda hedef alman kişi bakımından müdahalenin başka bir ifadeyle haberin yayımlanmasının etkilerinin niteliğini ya da ağırlığını göz önünde bulundurmak gerekir.

Bu İlkelerin Mevcut Olaya Uygulanması

İlk olarak, davalının başvuruya konu sözlerinin olgular temelinde gelişen bir tartışmaya katkı sunup sunmadığı ve içeriğinin kamunun merakını giderme isteğinin ötesine geçip geçmediği sorularına cevap verilmelidir. Bu bağlamda, bir haber, yazı veya televizyon programında dile getirilen yorumların kamuyu bilgilendirme değeri ne kadar yüksek ise kişinin söz konusu haber veya makalenin yayımlanmasına veya sözlerin söylenmesine o kadar çok boyun eğmesi gerekir. Aksine, yazı veya sözlerin bilgilendirme değeri ne kadar düşükse kişinin korunan çıkarına da o kadar çok üstünlük tanınması gerekir (bkz. İlhan Cihaner,No: 2013/5574, 30/6/2014, § 7 kendisi hakkındaki sözü geçen makale ve sözlerin gerçeğe aykırı olduğunu, yazı ve sözlerin bütününün kendisi hakkında suçlayıcı iddialara yer vermek suretiyle itibar ve kişilik haklarına zarar verdiğini ileri sürmüştür. Başvurucu, açtığı tazminat davasında İlk Derece Mahkemesinin ve Yargıtayın, itibarını korumadıklarını şikâyet etmiştir. Başvurucu, bireysel başvuru dilekçesinde davalının kendisi hakkında “çete liderini arayarak telefonlarının dinlendiği haberini verdiği ve çete vasıtasıyla ilgili bürokratlara 1,5 milyon dolar rüşvet vereceğinin teminatını verdiği” biçiminde bazı sözler söylediğini ileri sürmüş ise de hem şikâyet konusu internet makalesi hem de televizyon programının çözümleri Anayasa Mahkemesine sunulmamıştır. Davalı başvurucunun iddia ettiği sözleri söylemiş olsa bile başvurucunun sunduğu belgelerden söz konusu sözleri dava ettiği de açık değildir. Derece mahkemesi kararlarında davalının makale ve televizyon programlarında dile getirdiği ve başvurucunun dava konusu ettiği bazı iddialar tartışılmış, başvurucunun zikrettiği yukarıdaki sözler değerlendirilmemiştir.

Başvurucu, Çankaya Köşkündeki bir inşaat işinde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla kovuşturma yapıldığını, söz konusu kovuşturmanın Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2008/113 Esas sayılı dava dosyasında görüldüğünü, kendisinin burada yargılanan sanıklardan biri olmadığını, dolayısıyla davalının doğru beyanda bulunmadığını iddia etmiştir. İlk Derece Mahkemesi, Çankaya Köşkündeki yolsuzluk iddialarına ilişkin olarak başvurucunun sahibi olduğu şirketin adının karıştığı ve şirket temsilcileri ile muhtelif bazı şahısların Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılandığım, ayrıca başvurucunun Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde “mavi hat” olarak bilinen petrol boru hattı inşaatında yolsuzluk yapıldığı iddialarıyla yargılandığını tespit etmiştir. İlk Derece Mahkemesi ayrıca, olayların geçtiği tarihte başvurucu hakkında pek çok basın yayın organında çeşitli suç soruşturma ve kovuşturmalarına ilişkin olarak haberler yapıldığını gözlemlemiştir.

Başvurucunun, davalının sözlerinin şahsiyet haklarına yönelik bir saldırı olduğu yönündeki soyut değerlendirmelerine karşı, davalı söz konusu makale ve programlardaki bilgilerin daha önce başka gazetelerde yer aldığını ve kendisinin esas olarak bu haberlerde yer alan bilgilerden faydalandığını, haberin görünür gerçeğe uygun olduğunu ileri sürmüştür. İlk Derece Mahkemesi de başvurucunun talebini, söz konusu haberin bir bütün olarak görünür gerçeğe uygun olduğu ve özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı gerekçesi ile reddetmiştir.

Başvurucu ayrıca, davalının “sülük” diyerek kendisine hakaret ettiğini ileri sürmüştür. İlk Derece Mahkemesi, davalının başvurucuya sülük demediğini, davalının sülük olarak adlandırdığı kişilerin vergi vermeyenler ve vergi vermeyi reddedenler olduğunu kabul etmiş, davalının ticari faaliyetleri nedeniyle vergi vermeyen ve hakkında yapılan yolsuzluk soruşturmalarında tutuklanmayan başvurucuyu eleştirdiğine karar vererek davayı reddetmiştir. Somut davada İlk Derece Mahkemesi, davalının kullandığı “sülük” gibi sert sözlere kendisinin verdiği anlamın ötesinde anlam yüklemeyi reddetmiştir. Mahkeme davalının sözlerinin hedefinin başvurucu olmadığını kabul etmiştir. Davalının sert sözleri doğrudan başvurucuya yönelttiği de yeterince açık değildir. Ayrıca davalının kullandığı kelimelere onun verdiği anlamın ötesinde bir anlam da yüklenmemelidir.

Davalı, internet sitesinde yayınlanan makalesinde ve televizyon programlarında esas olarak, başvurucunun adının Çankaya Köşkündeki bir inşaat yolsuzluğu iddialarına karıştığını ve vermesi gereken vergiyi vermediğini iddia etmiştir. Söz konusu televizyon programında ayrıca vergi vermeyenler “vergi sülüğü” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla, söz konusu makale ve televizyon programında sarf edilen sözlerin, bir ölçüde, genel yararı ilgilendiren bir tartışmaya katkı sundukları kabul edilebilir. Bu hususla ilgili olarak, basının genel yararı ilgilendiren bütün sorunlar hakkında bilgi ve fikir yayma fonksiyonuna, kamunun bu bilgi ve fikirleri alma hakkının eklendiği unutulmamalıdır.

Son olarak başvurucunun olayların geçtiği zaman diliminde ve halen Türkiye kamuoyunda oldukça tanınan bir işadamı olduğu ve itiraz götürmeyen tanınmışlık derecesi dikkate alındığında, onun az bilinen bir kişi olduğu iddia edilemez.

Somut olayda İlk Derece Mahkemesi, davalının basın özgürlüğü ve bu bağlamda ifade özgürlüğü ile başvurucunun şeref ve itibarının korunması hakları arasında bir denge kurma işlemi yapmıştır. İlk Derece Mahkemesi, söz konusu haber ve yazının, genel çıkarı ilgilendiren bir tartışmaya katkı sunup sunmadığı sorusuna özel bir önem vermiş, ayrıca haberin yapıldığı şartlar üzerine de eğilmiştir. İlk Derece Mahkemesi davaya konu yazıda ve televizyon programlarında geçen olayların gerçekliği meselesine eğilmiş ve yayınların yapıldığı tarihte meydana gelen olaylarla yayınların içeriği arasındaki öz-biçim ilişkisinin bozulmadığına ve başvuruya konu sözlerde geçen olayların “görünür gerçekliğe uygun” olduğuna karar vermiştir.

Diğer yandan başvuruya konu sözlerde abartıya kaçılmadığı da söylenemez. Ne var ki basın özgürlüğünün kapsamının, demokrasi ile yakın ilişkisinin doğal sonucu olarak, bir dereceye kadar abartıya ve hatta kışkırtmaya izin verecek şekilde geniş yorumlanması gerektiği kabul edilmelidir (Radio France ve DiğerlerilFransa, B. No: 53984/00, 30/3/2004, § 37). Nitekim somut olayda başvurucu, İlk Derece Mahkemesine açtığı davanın dilekçesinde “gerçeği yansıtsa bile kullanılan dil ve ifadenin incitici ve aşağılayıcı olduğunu, davacının muhafız alayı inşaatı ile ilgili olarak yargılanmadığı, davacı hakkında devam eden ceza davasının sonuçlanmaması sebebiyle suçlu olarak gösterilemeyeceğFm ileri sürmüştür. Buna karşın İlk Derece Mahkemesi başvuruya konu ifadeleri değerlendirmiş ve bu ifadelerin hukuka uygunluk sınırları içerisinde kaldığına karar vermiştir.

  1. Bu şartlarda, yukarıdaki değerlendirmelerin tamamı ve yargı mercilerinin farklı çıkarları dengelerken sahip oldukları takdir payları da dikkate alındığında, Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan pozitif yükümlülüklere uyulduğu sonucuna varılmıştır. Açıklanan sebeplerle bu maddenin ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

Serruh KALELİ ve Serdar ÖZGÜLDÜR bu görüşe katılmamıştır.

HÜKÜM

Açıklanan nedenlerle;

  1. Başvurucunun,
  2. Maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği iddiaları yönünden başvurunun KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA, OY BİRLİĞİYLE,
  3. Maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak Anayasa’nm 17. maddesinin birinci fıkrasının İHLAL EDİLMEDİĞİNE, Serruh KALELİ ve Serdar ÖZGÜLDÜR’ün karşıoyları ve OY ÇOKLUĞUYLA,
  4. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde bırakılmasına, OY BİRLİĞİYLE, 8/4/2015 tarihinde karar verildi.

KARŞI OY

Başvurucu, bir gazetecinin kendisi hakkında köşe yazısı ve televizyon programında kullandığı tahkir içerikli sözleri nedeniyle Ankara 2. Asliye Hukuk mahkemesinde açtığı (2008/304 E., 2010/399 K. sayılı) manevi tazminat davasının reddedilmesi ile şeref ve itibarın korunması haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Bu kapsamda davalının, kendisini Ankara 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/269 E. ,2007/330 K. sayılı ancak taraf olmadığı ve yargılanmadığı bir davanın sanığı olarak gösterip yolsuzluk yapmakla itham ettiği, ayrıca Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2008/113 esas sayılı dosyasının yargılama sürecinde yazdığı yazı ve yaptığı TV programlarıyla benzer ithamlar yönelttiği     ancak bu davada     yargılanıp                beraat ettiği, 16.04.2008 tarihli TV programında kendisine karşı “vergi sülüğü” (Yargıtay tarafından da hakaret olarak kabul edilmiş) ifadesini kullandığı, anılan nedenler ile masumiyet ilkesinin, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği ve kişilik haklarının zarar gördüğü nedenleri ile mahkememize başvurduğu anlaşılmaktadır.

Dosyanın     mahkememizce müracaatını        takiben yapılan            ön incelemesinde komisyona sunulmasına engel bir eksiklik bulunmadığı tespit ile dosya görüş için Adalet Bakanlığı’na gönderilmiştir.

Bakanlıkça cevabi bir görüş bildirilmeyen dosya, mahkememiz raportörünce başvurucuya ait şikayetlerin, başvurucu hakkında ithamlara karşı açtığı manevi tazminat davasının gerekçeli  kararında yer alan  hususlar ile  sınırlı bir başvuru   olduğu kabulü ile, derece mahkemesi   kararında yer alan açıklamalar   doğrultusunda bir     inceleme yapıldığı söylenmiş ise de (karar paragraf 16) başvuruya esas karar içeriğinde yer alan, başvurucunun da atıfta bulunduğu ve derece mahkemesi kararında da yer alan ilgili ceza davası dosya içerikleri ya da hakarete konu derece mahkemesi dosyasında mevcut metin haline getirilmiş asli delil niteliğindeki TV program içeriklerinin ihlal iddiaları kapsamı karşısında bir değerlendirilmesi yapılmamıştır.

Anayasa’nın 17. maddesi bağlamında incelenmesi uygun görülen başvuruya konu iddia, masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkı kapsamında da yukarıda adı geçen Ağır Ceza Mahkemesi dosya içeriklerinde, hakaret içerikli kişilik haklarına saldırı nitelemeli şikayet ise olaylar ve gerçekler başlıklı TV program akışında geçtiği anlaşılmaktadır.

Anayasa Mahkemesi iç tüzüğünün 69. maddesi bireysel başvuru dosyalarında inceleme sırasında muhtemel ya da gerekli görülecek eksikliklerin giderilmesi amacı ile durumuna göre Genel Sekreterlik, komisyon ya da Bölüm tarafından süre verilerek başvurucu ile yazışma yapılabileceğini, değerlendirmeye alınacak bilgi ve belgelerin istenebileceğini bu itibarla başvurucuya kesin süreler verilebileceğini ifade etmektedir.

Hatta bir bireysel başvuruda duruşma, tanık dinleme veya keşif yapabilme yetkisi olan mahkemenin temel bir hak ihlali iddiasını, iş yoğunluğu baskısı ile şikayetçinin kendince yaptığı bir sınırlama ve işin özünün gerektirdiği belge düzenine ilişkin varsa bir eksiklik gidertilmeden başvuru belgesi kapsamında değerlendirilmesi, hak ihlalinin giderilmesine odaklı bir mahkemenin çalışma düzeninden sayılmamalıdır.

Bu halde, somut bir hakaretin 17. madde kapsamında değerlendirilmesinde bir hak ihlali yaratıp yaratmadığı, mahkemece yapılmış değerlendirmenin hukuki belirliliğe uyup uymadığı ya da kararda keyfi ya da bariz bir taktir hatası yapılıp yapılmadığının denetiminin şikayete esas bilgi ve belgelerin eksiksiz incelenmesinden geçeceği açıktır.

Başvurucu vekilinin başvurusunda var olan eksiksiz bilgi ve belge verme sorumluluğunun yanında, mahkememizin de bir hak kaybının önüne geçmek adına dosya esasına müessir gördüğü eksik bilgi ya da belgeleri dosya karara bağlanmadan her aşamada talep etme zorunluluğu vardır. Mahkememizin birçok kararında görüleceği üzere olaylar ve olgular başlığı altında yapılan değerlendirmeye geçerken ilk paragrafımız başvuru formunda yer alan hususlar dışında ihtiyaç duyulduğunda UYAP üzerinden derlediğimiz bilgilere de atıf yaparak inceleme yaptığımızı ifade ettiğimiz görülecektir. Anılan dosyada bu gerek yerine gelmemiştir.

Mahkememiz kararma esas alınmış salt gerekçeli karar metni üzerinden yapılacak bir değerlendirmede bile ilk derece mahkemesinin davalının internet adresinde yer alan başvurucuyu muhatap alan şikayet konusu içeriklere yer verdiği, Yargıtay 4. Ceza Dairesi ilgili bir kararında bile hakaret niteliğinde sayılan “vergi sülüğü” ifadesinin hakaret içerdiğinin anlaşılabileceği ancak mahkemenin bu ifadenin davacıya yöneltilmediği ya da davacının kastedilmediğini anladığı, atıfta bulunduğu iki farklı Ağır Ceza Mahkemesi dosyalarında ki başvurucunun sosyal konumlarına ve hakkında ki hukuki sonuçlarına yer vermediği görülmektedir.

Karar bu içeriği ile şikayetler yönünden hak ihlali değerlendirmesine yeterli değildir. Şikayetlerin dosya bütününde yapılmaması eksik belge ve bilgilerin istenmemesi usulü bir eksiklik olup başvurunun bu haliyle değerlendirilmesine katılınmamıştır.

Somut olayın esası yönünden ise;

Başvurucunun ihlal iddialarının değerlendirilmesi için sunduğu bilgi ve belgelerle sınırlı olarak yapılan incelemede;

Sanığı olmadığı ama konusu ihaleye fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik, dolandırıcılık suçları olan görülmekte bulunan bir ağır ceza mahkemesi davasında yargılanıyor gösterilmek suretiyle anılan suçlar kapsamında zan altında bir şahıs hüviyetinde gösterilmek suretiyle kamu oyunda tanınmış kişiliğine karşı hiç kimse tarafından hoş karşılanmayacak bir olgu/sam yaratma olgusu,

Başvurucuya yönelik bir yargılama hakkında kamuoyuna haber iletme görev sınırını aşarak suçluluğun kesinleşmediği süreçte bir “itham”ın varlığının suçlu sayılmak, nitelenmek için yeterli olmadığı ve başvurucu hakkında yolsuzluk, hukuksuzluk yaptığı yollamasına meşru taban ve yasal koruma sağlamadığının dikkate alınmaması ve hal böyle iken;

Başvurucunun vergi ödemesi gereken kişilerden olmasına rağmen vermesi gereken vergiyi vermediğinden söz ettikten sonra bir genelleme ile vergi vermeyene “vergi sülüğü” denilir şeklindeki söylem ile davacının kastedilmediğini ifade eden ilk derece mahkeme kararı ile,

Vergi sülüğü ifadesinin Yargıtay 4. Ceza Dairesi içtihadı ile doğrudan hakaret suçuna sebep olduğunun dikkate alınmamış olması değerlendirildiğinde,

İfade hürriyetini basın yoluyla kullanan yönünden, hakaret içeriği yargı uygulamaları ile de kabul edilmiş somut da sarf edilmiş sözlerin, başvurucunun kişisel itibarını hedeflemiş olduğu, AİHS 10. maddesinde korunan bu hakkın sınırlarının bulunmadığının söylenemeyeceği, hakkı kullananın görev ve sorumluluk bilincinin Anayasa’nın 17. maddesince kişiye tanınan varlık kapsamında, bireyin şeref ve itibarını korumayı aşan ve manevi varlığına zarar verecek boyutta olmaması ile sınırlı ve dengeli olmak zorunluluğu taşıdığı, ilk derece mahkemesince verilen ve bireyin maddi ve manevi varlığına etkin bir saygıyı sağlamak için gerekli pozitif yükümlülük taşımayan, kişisel itibarı korumayı sağlamaktan uzak, doğrudan başvurucuya yöneltilmiş hakaret içeriği subut bulmuş sarf edilmiş sözlerin herhangi bir açık fikirliliğin ya da hoşgörünün ifade biçimi olamayacağını gözetmeyen kararın, Anayasa’nın 17. maddesinin ihlali sayılacağı nedenleri ile ilk derece mahkemesi kararında ki gerekçeyi yeterli sayıp ihlal görmeyen mahkeme karar sonucuna katılınmamıştır

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Call Now Button
WhatsApp chat