Sanığın Kendisine Görevi Gereği Verilen Kullanıcı Kodu Ve Şifre İle Sorgulama Yapması Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme Veya Ele Geçirme Suçunu Oluşturmaz

SOYBAĞININ REDDİ (NESEBİN REDDİ) DAVA DİLEKÇESİ

SOYBAĞININ REDDİ (NESEBİN REDDİ) DAVA DİLEKÇESİ

SOYBAĞININ REDDİ DAVASI NEDİR?

Soybağının reddi mahkeme kararı ile babalık karinesinin ortadan kaldırılmasını amaçlayan bir dava şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Babalık karinesi gereğince “Evlilik devam ederken veya evliliğin sona ermesinden başlayarak üçyüz gün içinde doğan çocuğun babası kocadır. Bu süre geçtikten sonra doğan çocuğun kocaya bağlanması, ananın evlilik sırasında gebe kaldığının ispatıyla mümkündür. Kocanın gaipliğine karar verilmesi hâlinde üçyüz günlük süre, ölüm tehlikesi veya son haber tarihinden işlemeye başlar.” Soybağının reddi davası, baba ile çocuk arasındaki mevcut soybağını ortadan kaldıran yenilik doğurucu bir dava olmasının neticesi itibariyle zamanaşımına değil hak düşürücü süreye tabidir. Ayrıca belirtmek gerekir ki; soybağının reddi davası dışında başka herhangi bir yolla çocuk ile baba arasında mevcudiyetini sürdüren soybağı ilişkisinin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Örneğin nüfus kaydının düzeltilmesi davası –uygulamada soybağının reddi ile nüfus kaydının düzeltilmesi davası birbirine karıştırılsa da-ile çocuk ile baba arasındaki soybağı ilişkisi ortadan kaldırılmaz.

SOYBAĞI HANGİ HALLERDE REDDEDİLEBİLİR?

1.Çocuğun Evlilik İçinde Ana Rahmine Düşmesi
Çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüşse davacı, kocanın baba olmadığını ispat etmek zorundadır.
Evlenmeden başlayarak en az yüzseksen gün geçtikten sonra ve evliliğin sona ermesinden başlayarak en fazla üçyüz gün içinde doğan çocuk evlilik içinde ana rahmine düşmüş sayılır.
Çocuğun evlilik içinde ana rahmine düşmesi durumunda babalık karinesi oldukça kuvvetlidir. Bu ihtimalde koca ya cinsel ilişkinin imkansızlığının ispatı ile ya da illiyet bağının yokluğunu kanıtlamayla babalık karinesini çürütebilmektedir.
Soybağını reddetmek isteyen koca döllenme dönemi boyunca-doğumdan üçyüz gün öncesi ile yüzseksen gün öncesi arasındaki dönem- karısıyla cinsel münasebetinin imkansız olduğunu ispatlamalıdır. Örneğin o sıralarda iş seyahatinde olan veya ağır bir hastalık sebebiyle hastanede yatan koca bu olguyu kolayca ispatlayabilir. Ancak kişilerin fiilen ayrı yaşamaları, eşlerin birbirleriyle kavgalı olduğu dönemler ispat edilse bile bunlar, cinsel ilişkinin imkansızlığı için yeterli kanıt değildirler.
Koca, cinsel ilişkinin imkansızlığını kanıtlamak yerine diğer bir imkan olan cinsel ilişki ile çocuğun doğumu arasında nedensellik bağının olmadığını da ispat edebilir. TMK 284/2 uyarınca taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hâkimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hâkim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir. Bu konuda kan muayeneleri ve genetik incelemeler doğruya en yakın sonucu veren ve kişiye zararı olmayan yollardan kabul edilmektedir.
2. Çocuğun Evlenmeden Önce veya Ayrı Yaşama Sırasında Ana Rahmine Düşmesi
Çocuk, evlenmeden önce veya ayrı yaşama sırasında ana rahmine düşmüşse, davacının başka bir kanıt getirmesi gerekmez.
Ancak, gebe kalma döneminde kocanın karısı ile cinsel ilişkide bulunduğu konusunda inandırıcı kanıtlar varsa, kocanın babalığına ilişkin karine geçerliliğini korur.
Bu ihtimalde çok daha zayıf olan babalık karinesi, çocuğun evliliğin kurulduğu tarihten yüzseksen günden daha az bir süre zarfında doğması durumunda ya da ayrılık hükmü ile kadının gebe kalma döneminin birbiriyle örtüştüğü vakit başka delillerle desteklenmesine gerek kalmamaktadır. Yani çocuk evlilik sözleşmesini takiben yüzüncü gün doğmuşsa davacının başka bir kanıtına gerek olmaksızın babalık karinesi çürütülmüş olmaktadır.

SOYBAĞININ REDDİ DAVASINI KİM/KİMLER AÇABİLİR? SOYBAĞININ REDDİ DAVASI KİME/KİMLERE KARŞI AÇILMAKTADIR?

Koca, soybağının reddi davasını açarak babalık karinesini çürütebilir. Bu dava ana ve çocuğa karşı açılır.
Çocuk da dava hakkına sahiptir. Bu dava ana ve kocaya karşı açılır.
Soybağının reddi davasını açma hakkı kural olarak çocuğun babasının koca olduğu düşüncesine dayanılarak kocaya verilmiştir. Bu davayı açma hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar kapsamında değerlendirildiğinden kişi, sınırlı ehliyetsiz de olsa yasal temsilci izni olmaksızın tek başına bu işlemi gerçekleştirebilmektedir. Ancak dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâllerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilmektedirler.
Medeni Kanun gereğince çocuk da soybağının reddi davasını açma hakkına sahiptir. Bu konuda diğer ilgililerin dava hakkı da düzenlenmiştir. Buna göre; ergin olmayan çocuğa atanacak kayyım, atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, her hâlde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davasını açar.
Kocanın açacağı soybağının reddi davasına ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır.
Soybağının reddi davasında davacının koca olduğu durumlarda ana ve çocuk arasında zorunlu olarak dava arkadaşlığı bulunmakla birlikte sadece ana ya da çocuğa karşı açılan davalar reddedilmektedir. Ancak, ana veya çocuktan biri ölmüşse dava sağ kalan eşe karşı; her ikisi de ölmüşse mirasçılarına karşı açılmaktadır. Davacının çocuk olduğu hallerde ise yine mecburi dava arkadaşlığı ile ana ve koca davalı tarafta yer almaktadırlar.

SOYBAĞININ REDDİ DAVASINDA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

Hak düşürücü süreler özellikleri gereği sürenin geçmesiyle hakkı doğrudan doğruya ortadan kaldıran ve yargıcın re’sen göz önünde bulundurduğu sürelerdir. Soybağının reddi davasında koca için davayı, doğumu ve baba olmadığını veya ananın gebe kaldığı sırada başka bir erkek ile cinsel ilişkide bulunduğunu öğrendiği tarihten başlayarak bir yıl hak düşürücü süreye tabidir. Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen …her halde doğumun üzerinden beş yıl geçmesi… ibaresi de kanunun ilk halinde mevcuttur. Dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hâllerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilir.
Davacı tarafta çocuk olduğu hallerde hak düşürücü süre çocuğun, ergin olduğu tarihten başlayarak en geç bir yıl içinde dava açma zorunluluğu olarak düzenlenmiştir. Ergin olmayan çocuğa atanacak kayyım, atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, her hâlde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davasını açar.
Dava süresinin uzaması da mümkün olmaktadır. Gecikme haklı bir sebebe dayanıyorsa, bir yıllık süre bu sebebin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar. Örneğin kocanın savaş sebebiyle bir yerde mahsur kalması, kocanın yurtdışında çalışıyor olması. Hakim dürüstlük kuralı gereğince hangi sebebin haklı bir neden olduğunu somut olayın koşullarına göre değerlendirmektedir.

………….…. AİLE MAHKEMESİ HAKİMLİĞİ´NE,

DAVACI :
DAVACI VEKİLİ :

DAVALILAR :

DAVA KONUSU : Nesebin reddine karar verilmesi talebidir.

OLAYLAR :

1. Müvekkilim ……………………….. ile davalı ………………. ../../20.. tarihinde evlenmişler ve ……… adında bir çocuğu dünyaya gelmiştir.

2. ……., davalının başka bir erkekle olan ilişkisinden dünyaya gelmiştir. Bu nedenle dava açma gereği hasıl olmuştur.

3. Ayrıca, çocuğa kayyım tayini için Sulh Hukuk Mahkemesine tezkere yazılmasına gerek vardır.

HUKUKİ SEBEPLER : MK., HUMK., sair yasal deliller.

SÜBUT DELİLLER : Nüfus kaydı, tanık beyanı, doktor raporu ve her türlü delil,

SONUÇ ve TALEP : Yukarıda saydığımız nedenlerle, müvekkilin çocuğu olmayan …………… nesebinin reddine, yargılama giderlerinin davalıya yükletilmesini saygılarımla arz ve talep ederim.
……/……/20….

Davacı Vekili
Adı ve Soyadı
İmza

EK:
1.) Onanmış vekaletname örneği,
2.) Nüfus kaydı
3.) Doktor raporu

T.C.
YARGITAY
18. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO : 2015/18206
KARAR NO :2015/16169
KARAR TARİHİ: 10.11.2015
Y A R G I T A Y İ L A M I
MAHKEMESİ : Kastamonu Aile Mahkemesi
TARİHİ : 07/05/2014
NUMARASI : 2013/53-2014/205

Soybağının reddine ilişkin davada DNA gideri yatırılması için davacıya verilen kesin sürede masraf ödenmediği gerekçesiyle davanın reddinde karar verilemeyeceği… (TMK 284,286, HMK 292,325) .. avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir.(HMK 325)

Dava dilekçesinde, küçükler ve soybağının reddi istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Y A R G I T A Y K A R A R I
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Davacı vekili dava dilekçesinde; davacının, davalı Nilay’dan 2004 yılında boşandığını ancak 2008 yılında davacının hanesine ve isimli çocukların davalı tarafından yazdırıldığını davacının yeni öğrendiğini, çocukların babasının davacı olmadığını ileri sürerek davacının ve ile olan soybağının reddine karar verilmesini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 284. maddesinde; “Soybağına ilişkin davalarda, aşağıdaki kurallar saklı kalmak kaydıyla Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulanır: 1. Hakim maddi olguları resen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. 2. Taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. Davalı, hakimin öngördüğü araştırma ve incelemeye rıza göstermezse, hakim, durum ve koşullara göre bundan beklenen sonucu, onun aleyhine doğmuş sayabilir.” 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 292. maddesinde ise; “(1) Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir. (2) Üçüncü kişi tanıklıktan çekinme hakkı bulunduğunu ileri sürerek bu yükümlülükten kaçınamaz.” hükümleri getirilmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacının 07.02.1990 tarihinde davalı ile evlendiği ve ondan 30.12.2004 tarihinde boşandığı, 12.08.2008 tarihinde davalı tarafın bildirimiyle davacının nüfus hanesine 02.11.2000 doğumlu ile 19.09.2003 doğumlu isimli çocukların yazdırıldığı, davacının bunu öğrenmesi üzerine çocukların babasının davacı İsmail olmadığı ileri sürülerek davacının ve ile olan soybağının reddine karar verilmesinin istendiği, mahkemece DNA gideri yatırılması için davacıya kesin süre verildiği, bu süre içinde DNA giderin yatırılmadığı ve kesin sürenin gereği yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Dava, Türk Medeni Kanunu’nun 286 vd. maddelerine dayalı olarak açılan soybağının reddi istemine ilişkindir. Kamu düzeni ile yakından ilgili olan bu tür davalarda, Türk Medeni Kanunu’nun 284. maddesinde belirtilen koşullar saklı kalmak kaydıyla, Hukuk Muhakemeleri Kanunu uygulanır. Anılan madde uyarınca, hakim maddi olguları re’sen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. Hukuk Muhakemeleri Kanununun 325.maddesi uyarınca tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği dava ve işlerde, hâkim tarafından re’sen başvurulan deliller için gereken giderlerin, bir haftalık süre içinde taraflardan birisi veya belirtilecek oranda her ikisi tarafından ödenmesine karar verilir. Belirlenen süre içinde bu işlemlere ait giderleri karşılayacak miktarda avans yatırılmazsa, ileride bu gideri ödemesi gereken taraftan alınmak üzere Hazineden ödenmesine hükmedilir. Yukarıda gösterilen yasal düzenlemeler ve yapılan açıklamalar dikkate alındığında, mahkemece yöntemine uygun şekilde yargılama yapılmak suretiyle DNA testi yaptırılıp alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde DNA giderinin yatırılmaması gerekçesi ile davanın reddedilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile şimdilik diğer yönleri incelenmeksizin hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 10.11.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO: 2008/2-36
KRAR NO: 2008/47
KARAR TARİHİ: 30.01.2008

>Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davası
> Nesebin Reddi Davası (Soybağının Reddi Davası)
> Hak Düşürücü Süre
> Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi ile Nüfusa Yapılan Kayıt
> Nüfus Kütüğündeki Kaydın Yanlış Olduğunun İspatı
> Davacının Yargılama Sırasında Vefatı
> Mirasçıların Davaya Katılımının Sağlanması
> Mirasçılar Arasında Mecburi Dava Arkadaşlığı Bulunması

ÖZET:

Davalı ile hiçbir şekilde birlikteliği olmadığı halde, davalının kızının 3716 sayılı Af Kanunu gereği Nüfus Müdürlüğüne birlikte başvurmuşçasına nüfusuna kayıt edildiğini sonradan öğrendiğini, ancak, davalı ile birlikte Nüfus Müdürlüğüne başvurmadığı gibi, Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi belgesindeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri süren davacı, davalı tarafından nüfusuna yaptırılan kaydın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Uyuşmazlık; davanın, nesebin reddi mi yoksa nüfus kaydının düzeltilmesi davası mı olduğu, buna bağlı olarak davanın süreden reddi kararının yerinde olup olmadığı, yargılama sırasında ölen davacının oğlu ile ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması ve sonucuna göre davacının oğlunun da davaya dahil edilerek göstereceği delillerin toplanmasının gerekip gerekmediği konusundadır.

Nesep (soybağı), birbirinin soyundan gelen kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu kavram içerisinde bulunan kan bağının hukuk düzeninin aradığı koşullar içerisinde oluşması zorunludur. Nesebi yaratan temel ilişki evlilik olmakla birlikte, evlilik dışında doğan çocukların nesepleri anne ve babanın sonradan birbirleriyle evlenmeleriyle, şartlarının oluşması halinde hakim hükmüyle, babalık davasıyla, tanıma ile veya kısaca af kanunları olarak nitelendirilen “bir evlenme akdine dayanmayan birleşmelerden doğan çocukların neseplerinin düzeltilmesine ilişkin” kanunlar uyarınca düzeltilebilir.

Evliliğin devamı sırasında ya da evliliğin sona ermesini izleyen üçyüz gün içinde doğan çocukların neseplerinin düzgün olduğu yolundaki “sahih nesep karinesi” veya “babalık karinesi”nin aksinin ispatı olanaklıdır. Doğan çocuğun nesebini reddetmek isteyen koca, çocuğun kendisinden olmadığını dava açarak ispatlayabilir. Bu şekilde nesep karinesinin çürütülmesi, öğretide ve uygulamada nesebin reddi, açılan dava da nesebin reddi davası olarak ifade edilir. Nesebin reddi davasının açılması, koca ve mirasçıları yönünden, doğumu öğrenme tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre ile sınırlanmıştır.

Nüfus kayıtlarının düzeltilmesi, kişisel durumlardaki değişikliklerin nüfus kaydında belirtilmesi ve doğru olmayan kayıtların düzeltilmesini ifade eder. Kayıt düzeltilmesi, aile kütüğüne düşürülmüş nüfus kaydının bir kısmının düzeltilmesi veya değiştirilmesidir. 1587 sayılı Nüfus Kanununun 47. maddesi uyarınca, kişisel durumlarda ortaya çıkan değişiklikler için mahkeme kararı gerekmediği halde, nüfus kütüklerindeki doğru olmayan kayıtların düzeltilmesi için mahkemeden karar alınması zorunludur. Nüfus kütüğündeki doğru olmayan kayıtlar, ilgilileri veya Cumhuriyet Savcısı tarafından açılacak kayıt düzeltme davası ile gerçek durumuna uygun hale getirilir. Uygulamada bu dava, nüfus kaydının düzeltilmesi davası olarak adlandırılmaktadır. Herhangi bir sınırlama olmaksızın, nüfus kütüğünde mevcut her kaydın düzeltilmesi istenebilir. Zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmayan nüfus kaydının düzeltilmesi davalarında, her türlü delile başvurulabilir. Resmi kayıt ve belgelere başvurulabileceği gibi, tanık da dinlenebilir.

Nesebin reddinde, nüfus kaydında kişisel duruma ilişkin olarak yer alan bir bilgi “doğru” olarak doğmuş ve kütüğe tescil edilmiş, ancak, daha sonra “nesebin reddi davası” ile teknik anlamda bir yanlışlığa dönüştürülmüştür. Nüfus kaydının düzeltilmesi davasında ise, nüfus kaydının “gerçek durumu” yansıtmaması, baştan yanlış olarak kütüğe geçirilmesi sözkonusudur.

Babanın başvurusu olmadan sahte belgelerle evlilik dışında doğan çocuğun nüfusa kaydedildiğinin ileri sürülmesi durumunda, uyuşmazlığın nüfus kaydının düzeltilmesi davası çerçevesinde çözümlenmesi gerekir. Davalı anne ile davacı arasında hiçbir zaman evlenme akdinin gerçekleşmediği, davalı çocuğun evlilik dışında doğduğu, bu arada çıkan 3716 sayılı Bir Evlenme Akdine Dayanmayan Birleşmelerin Evlilik ve Evlilik Dışında Doğan Çocukların Düzgün Nesepli Olarak Tesciline İlişkin Kanunun, davalının nesebinin düzeltilmesine olanak tanıdığı, bu Kanuna göre Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi belgesi dayanak alınarak davacının kütüğüne tescil edildiği anlaşılmaktadır. Davacının, kendi başvurusu ve imzası bulunmayan belgeye dayanılarak nesep düzeltilmesinin yapıldığı iddiasıyla, nüfus kayıtlarından davalının kızının çıkarılmasını ve nüfus kaydının gerçeğe uygun şekilde düzeltilmesini talep etmiş olması karşısında, dava, nesebin reddi değil, nüfus kaydının düzeltilmesi davası niteliğindedir.

Davacının nüfus kütüğündeki kaydın ve tescile esas dayanak belgenin gerçeğe uygun olmadığına ilişkin iddiası ve davalının aksi yöndeki savunmasının, hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın, her türlü delille ispatlanması olanaklıdır. Mahkemece alınan Adli Tıp raporunda, tescil dayanağı belgede bulunan imzanın davacının eli ürünü olmadığının belirtilmesi ve belge tanıklarının, davacının başvurması sonucu çocuğun nesebinin düzeltilmesine ilişkin belgenin düzenlendiğini beyan etmeleri karşısında, davacı ile karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını savunan davalının göstereceği delillerin de toplanması gerekir.

Yargılama sırasında vefat eden davacının mirasçılarının mirasçılık durumu değişeceğinden, mecburi dava arkadaşı olan tüm mirasçıların davaya katılımı sağlanmalı, davacının mirasçısı durumunda görünen oğlu aleyhine açtığı diğer kayıt iptali davasının kesinleşip kesinleşmediği araştırılmalı, sonucuna göre davaya dahil edilip delilleri toplanmalı sonucuna göre karar verilmelidir.

TAM METİN:

Taraflar arasındaki “nüfus kaydının düzeltilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Karaman Asliye Birinci Hukuk Mahkemesi)’nce davanın reddine dair verilen 23.02.2001 gün ve 1993/6 E. 2001/69 K. sayılı kararın incelenmesi davacılardan Şerife ve Yaşar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi’nin 11.07.2002 gün ve 2002/8270-9249 sayılı ilamıyla; (…1- Dava, iddiaya göre soybağının reddi değil, nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkindir. Davacı, tescildeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürmüş ve bu husus kanıtlanmıştır. Bu nedenle davanın süreden reddi yasal değildir.
2- Davacı, davanın devamı sırasında öldüğünden, dava, oğlu Ramazan’ın da hukuki durumunu etkilemektedir. O halde, mahkemece Ramazan’la ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması, iptal davası kesinleşmemişse, Ramazan’ın da davaya dahili varsa, onun da göstereceği delillerin toplanması, sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden eksik hasımla ve araştırma, inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Cumhuriyet Savcısı

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacı Hasan Hüseyin vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı Zeynep ile hiçbir şekilde birlikteliği olmadığı halde, davalının kızı Mukaddesin 3716 sayılı Af Yasası gereği sanki taraflar Nüfus Müdürlüğüne birlikte başvurmuşçasına müvekkilinin nüfusuna kayıt edildiğini sonradan öğrendiğini; ancak, müvekkilinin davalı ile birlikte Nüfus Müdürlüğüne müracaat etmediği gibi, 25.12.1991 tarihli “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi” belgesindeki imzanın müvekkiline ait olmadığını ileri sürerek, davalı tarafından müvekkilinin nüfusuna yaptırılan kaydın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Zeynep kendisine asaleten, Mukaddes’e velayeten ibraz ettiği cevap dilekçesinde; davacı ile 1983 yılında gayri resmi olarak birlikte yaşamaya başladıklarını, sırasıyla Konya’da üç ay, Karaman’da eski odun pazarı civarında bulunan H. Hüseyin adlı şahsın evini kiralayarak altı veya yedi ay, yine Karaman Larende Mahallesinde Mevlüt isimli şahsın evinde kiracı olarak karı-koca gibi yaşadıklarını, bu sırada başkası ile evli bulunan davacı Hasan Hüseyin ile birlikteliklerinden Mukaddes’in doğduğunu ve daha sonra anlaşamayarak ayrıldıklarını; müşterek çocuk Mukaddes’in evlilik dışı doğmuş olması nedeniyle, doğumunu müteakip Nüfus Müdürlüğünce baba hanesine kayıt işlemlerinin yapılmadığını, Af Yasası çıktığı zaman da davacının Nüfus Müdürlüğüne bizzat başvurarak Mukaddes’i kendi nüfusuna yazdırdığını, bu itibarla kayıtlardaki imzanın davacıya ait olduğunu ve Mukaddes’in, davacının çocuğu olduğunun kan örneklerinin incelenmesi ile ortaya çıkacağını savunarak, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.
Davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisi; davacının davasını ispat etmesi gerektiğini savunmuştur.
Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 01.12.1997 gün ve E: 1997/250 K: 1997/1051 sayılı kararıyla çocuğa kayyım tayin edilen Coşkun ise; davacı ile davalı Zeynep’in beş altı yıl karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını ve Mukaddes’in bu birliktelikten dünyaya geldiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece, davanın soybağının reddi niteliğinde kabulü suretiyle ve “çocuğun doğumunu öğrenme tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre geçirildikten sonra açılan davanın süre nedeniyle reddi gerektiği, ayrıca, yargılama sırasında vefat eden davacının mezarının tespit edilememiş olması nedeniyle DNA testinin yapılamadığı ve bu itibarla ispat külfeti kendilerine düşen mirasçıların davasını ispat edemediğinin anlaşıldığı” gerekçesiyle, “Asıl davanın sübut bulmaması nedeni ile reddine, nesebin reddi niteliğindeki davanın DNA testi yapılmasına ilişkin lazımenin yerine getirilmemiş olması ve süre nedeniyle reddine” dair verilen karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş, yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, 29.03.1965 tarihinde Şerife ile evlenen ve yargılama sırasında 03.11.1995 tarihinde vefat edinceye kadar evlilik birliği devam eden davacı Hasan Hüseyin’in nüfusta kayıtlı dört adet çocuğunun bulunduğu, resmi nikahlı eş Şerife’den olma Yaşar dışında, çocukları Ayşe ve Ramazan’ın anne adının Gülsüm olarak yazıldığı, davacı tarafından oğlu Ramazan aleyhine nüfus kaydının iptali istemiyle açılan diğer bir davada mahkemece davanın kabulüne dair verilen kararın henüz kesinleşmediği; dava konusu 23.12.1984 doğumlu Mukaddes’in ise, 25.12.1991 tarihli “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi” ile 3716 sayılı “Bir Evlenme Akdine Dayanmayan Birleşmelerin Evlilik ve Evlilik Dışında Doğan Çocukların Düzgün Nesepli Olarak Tesciline İlişkin Kanun”a göre davacı ile davalı Zeynep’in müşterek çocuğu olarak, davacının nüfus hanesine tescil edildiği anlaşılmaktadır. Esasen bu konuda yanlar arasında uyuşmazlık da bulunmamaktadır.
Yargılama sırasında; Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınan “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi’ndeki imzanın davacı Hasan Hüseyin’e ait olmadığı belirtilmiş, davanın açılmasından sonra vefat eden davacı Hasan Hüseyin mirasçılarından, vekille temsil edilen Şerife ve Yaşar dışında diğer mirasçı Ayşe duruşmada hazır bulunarak davayı takip edeceği yönünde beyanda bulunmuş; muris tarafından aleyhinde başka bir kayıt iptali davası açılmış olan oğlu Ramazan ise, ilk karar tarihine kadar davaya dahil edilmediği gibi, adres araştırması cihetine de gidilmemiştir.
Açıklanan maddi olgu, aşamalar, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle uyuşmazlık; davanın, nesebin reddi mi yoksa nüfus kaydının düzeltilmesine mi ilişkin bulunduğu, buna bağlı olarak davanın süreden reddi kararının yasal olup olmadığı; bunun yanında, yargılama sırasında ölen davacı Hasan Hüseyin’in oğlu Ramazan’la ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması ve sonucuna göre Ramazan’ın da davaya dahil edilerek göstereceği delillerin toplanmasının gerekip gerekmediği, noktalarında toplanmaktadır.
Bilindiği üzere nesep, birbirinin soyundan gelen kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu kavram içerisinde kan bağının yanında hukuki münasebetin de bulunması, diğer bir ifadeyle kan bağının hukuk düzeninin aradığı koşullar içerisinde oluşması zorunludur. Nesebi yaratan temel ilişki evlilik olmakla beraber, bundan ayrı evlilik dışında doğan çocukların nesepleri ana babanın sonradan birbirleriyle evlenmeleriyle (TKM m. 247), şartlarının oluşması halinde hakim hükmüyle (TKM m. 249), tanıma ile (TKM m. 291), babalık davasıyla (TKM m. 295) veya kısaca af kanunları olarak nitelendirilen “Bir evlenme akdine dayanmayan birleşmelerden doğan çocukların neseplerinin düzeltilmesine…” ilişkin kanunlar uyarınca düzeltilebilir.
Evliliğin devamı sırasında ya da evliliğin sona ermesini izleyen üçyüz gün içinde doğan çocukların neseplerinin düzgün olduğu yolundaki “sahih nesep karinesi” ya da “babalık karinesi” (TKM m. 241) salt aksi ispat edilemeyen karinelerden değildir. Doğan çocuğun nesebini reddetmek isteyen koca, çocuğun kendisinden olmadığını dava ederek kanıtlayabilir (TKM m. 242). Nesep karinesinin bu biçimde çürütülmesine öğretide ve uygulamada “nesebin (soybağının) reddi”, açılan davaya da “nesebin (soybağının) reddi davası” denilmektedir.
Yerel mahkeme, gerek bozulan ilk kararında ve gerekse direnme kararında, davanın nesebin reddi hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiğini kabul etmiş; Özel Daire ise, davanın nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin olduğunu benimsemiştir.
Bu noktada, nesebin reddi ve nüfus kaydının düzeltilmesi davalarının yasal dayanakları ve mahiyetlerinin ortaya konulması gerekmektedir.
Dava konusu çocuğun doğum tarihinde yürürlükte bulunan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin “Nesebi red” başlığı altında düzenlenen 242. maddesi “Koca, doğduğuna muttali olduğu günden itibaren bir ay içinde çocuğu reddedebilir” hükmünü amirdir. Böylece koca, gerek evlilik içinde, gerekse evliliğin sona ermesinden itibaren üçyüz gün içinde doğan çocuğun kendisinden hasıl olmadığını ileri sürerek dava açmak hakkına sahip bulunmaktadır. Olayımızda, davacı ile davalı Zeynep arasında, hiçbir zaman evlenme akdi gerçekleşmemiştir.
Koca veya kanunun tayin ettiği diğer ilgililer tarafından açılacak olan bir “nesebi red” davasının şartları; çocuğun ana rahmine düşmesi, evliliğin devamı sırasında vuku bulmuşsa daha ağır (TKM m. 243), çocuk ana rahmine evlilikten önce veya karı kocanın ayrılıkları sırasında düşmüşse daha hafiftir (TKM m. 244/1).

Nesebi red davasında ispat yükü açısından çocuğun doğum anına önem atfederek özel düzenleme getiren kanun koyucu; nesebin reddi davasının açılabilmesini de koca ve mirasçıları yönünden, doğumu öğrenme tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre ile sınırlamıştır (TKM m. 241/1).
Diğer yandan; kişisel durumlardaki değişikliklerin nüfus kaydında belirtilmesi ve doğru olmayan kayıtların düzeltilmesi ile “nüfus kayıtlarının düzeltilmesi” anlaşılır (Ergun Özsunay, Gerçek Kişilerin Hukuki Durumu, İstanbul 1982, s: 243).
“Kayıt düzeltilmesi”, aile kütüğüne düşürülmüş nüfus kaydının bir kısmının “düzeltilmesi” veya “değiştirilmesi”dir (Nüfus Yönetmeliği m. 143).
Ancak, Nüfus Kanunu’nun 47. maddesince yapılan tamamlamalarla kişisel durumlarda ortaya çıkan “değişiklikler” için mahkeme kararına gerek bulunmamaktadır (TKM m. 40, Nüfus Kanunu m. 48). Buna karşılık, nüfus kütüklerindeki “doğru olmayan kayıtların” düzeltilmesi için mahkemeden karar alınması zorunludur (TKM m. 38, Nüfus Kanunu m. 11).
İşte bu noktada, nüfus kütüğünde yer alan “doğru olmayan kayıtlar”, ilgilileri veya Cumhuriyet Savcısı tarafından açılacak olan “kayıt düzeltme davası” ile gerçek durumuna uygun hale getirilebilir ki, bu dava uygulamada “nüfus kaydının düzeltilmesi davası” olarak adlandırılmaktadır.
Nüfus Kanunu’nun 46. maddesinde “yaş, ad, soyadı ve diğer kayıt düzeltme davaları…” ibaresi yer aldığından, herhangi bir sınırlama olmaksızın nüfus kütüğünde mevcut her kaydın düzeltilmesinin istenebileceği kuşkusuzdur.
Önemle vurgulanmalıdır ki; zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmayan nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davalarda, her türlü kanıta başvurulabilir (YHGK 11.02.1998, 2-87/77).
Şu durumda; nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davada resmi kayıt ve belgelere başvurulabileceği gibi, tanık da dinlenebilecektir (Özsunay, age., s: 244; Bilge Öztan, Şahsın Hukuku Hakiki Şahıslar, Ankara 1997, s: 210).
Görüldüğü üzere; nesebin reddi davası ile kayıt düzeltme davası, sonuçları (hane dışına çıkarmak) bakımından benzerlik göstermekte ise de, içerik ve yargılama kuralları açısından kendi özel hükümlerine bağlıdır.
Nesebin reddinde, kişisel duruma ilişkin nüfus kaydında yer alan bilgi “doğru” olarak doğmuş ve kütüğe tescil edilmiştir. Ancak, bu doğru daha sonra “nesebin reddi davası” ile teknik anlamda bir yanlışlığa dönüştürülmüştür. Nüfus kaydının düzeltilmesi davasında ise, nüfus kaydının “gerçek durumu” yansıtmadığı, baştan yanlış olarak kütüğe geçirildiğinden söz edilmesi gereklidir.
Somut olayda olduğu gibi, nesebin düzeltilmesinin babanın başvurusu olmadan sahte belgelerle yapıldığının ileri sürülmesi durumunda, ancak bir “nüfus kaydının düzeltilmesi davasından” söz edilebileceği kuşkusuzdur.
Gerçekten, davalı anne Zeynep ile davacı arasında hiçbir zaman evlenme akdi gerçekleşmemiş, davalı Mukaddes evlilik dışında doğmuştur. Bu arada çıkan 3716 sayılı Bir Evlenme Akdine Dayanmayan Birleşmelerin Evlilik ve Evlilik Dışında Doğan Çocukların Düzgün Nesepli Olarak Tesciline İlişkin Kanun, davalının nesebinin düzeltilmesine olanak tanımış; anılan Kanuna göre “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi” belgesi dayanak alınarak davacının kütüğüne tescil edilmiştir.
Davacı Hasan Hüseyin, kendi başvurusu ve imzası bulunmayan belgeye dayalı olarak nesep düzeltilmesinin yapıldığını iddia ederek, nüfus kayıtlarından Mukaddes’in çıkarılmasını ve nüfus kaydının gerçeğe uygun şekilde düzeltilmesini talep ettiğine göre; dava nesebin reddi değil, nüfus kaydının düzeltilmesi davası niteliğindedir.

Böylece, davacının nüfus kütüğündeki kaydın ve tescile esas dayanak belgenin gerçeğe uygun olmadığına ilişkin iddiası ve davalının aksi yöndeki savunmasının, hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın, az yukarıda açıklandığı gibi her türlü delille ispatlanması mümkündür.
Yargılama sırasında alınan raporda, tescile esas dayanak belgede yer alan imzanın davacının eli ürünü olmadığı ifade edilmiş; belge tanıkları ise, davacının da başvuruda bulunması sonucu çocuğun nesebinin düzeltilmesine ilişkin belgenin düzenlendiği yönünde beyanda bulunmuşlardır. Davalı Zeynep, davacı ile karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını savunduğuna göre, onun da göstereceği delillerin toplanmamış ve belge tanıklarının beyanları ile yetinilmiş olması hakkaniyete uygun değildir.
Şu da eklenmelidir ki; nüfus kaydının düzeltilmesi davası sonucu, davadan sonra vefat eden Hasan Hüseyin mirasçılarının, mirasçılık durumu değişeceğinden, mecburi dava arkadaşı olan tüm mirasçıların davaya katılımının sağlanması; eş söyleyişle, kayda göre davacının mirasçısı durumunda görünen oğlu Ramazan aleyhine açtığı diğer kayıt iptali davasının kesinleşip kesinleşmediği araştırılarak, sonucuna göre davaya dahil edilmesi ve göstereceği delillerin toplanması gerektiği açıktır.
Hal böyle olunca; nüfus kaydının düzeltilmesi davası, niteliği itibariyle davacının oğlu Ramazan’ın hukukunu da etkilediğinden mahkemece; davacının oğlu Ramazanla ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması, iptal davası kesinleşmemişse Ramazan’ın da davaya dahili sağlanarak göstereceği delillerin toplanması; davalı Zeynep’in savunmasında bildirdiği davacı ile karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını bilmesi mümkün, Konya ve Karaman’da ev kiralayan H. Hüseyin ve Mevlüt ya da onların mirasçılarının dinlenmesi, bu nitelikteki davalarda bilim ve tekniğin tüm imkanlarından yararlanılması gerektiği de gözetilerek, resmi kayıtlarda baba olarak görülen davacı Hasan Hüseyin ile davalı anne Zeynep’in ve davalı çocuk Mukaddes’in DNA testlerinin yapılması ve bütün deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; davanın nesebin reddi niteliğinde bulunduğuna dair yanılgılı değerlendirme ile ayrıca eksik hasım ve eksik inceleme sonucu davanın reddine dair önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nın 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 30.01.2008 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

Düzeltilmesi Davası mıdır? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2008/2-36 Karar No: 2008/47 Tarihi: 30.01.2008 • Nüfus Kaydının Düzeltilmesi Davası • Nesebin Reddi Davası (Soybağının Reddi Davası) • Hak Düşürücü Süre • Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi ile Nüfusa Yapılan Kayıt • Nüfus Kütüğündeki Kaydın Yanlış Olduğunun İspatı • Davacının Yargılama Sırasında Vefatı • Mirasçıların Davaya Katılımının Sağlanması • Mirasçılar Arasında Mecburi Dava Arkadaşlığı Bulunması ÖZET: Davalı ile hiçbir şekilde birlikteliği olmadığı halde, davalının kızının 3716 sayılı Af Kanunu gereği Nüfus Müdürlüğüne birlikte başvurmuşçasına nüfusuna kayıt edildiğini sonradan öğrendiğini, ancak, davalı ile birlikte Nüfus Müdürlüğüne başvurmadığı gibi, Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi belgesindeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri süren davacı, davalı tarafından nüfusuna yaptırılan kaydın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Uyuşmazlık; davanın, nesebin reddi mi yoksa nüfus kaydının düzeltilmesi davası mı olduğu, buna bağlı olarak davanın süreden reddi kararının yerinde olup olmadığı, yargılama sırasında ölen davacının oğlu ile ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması ve sonucuna göre davacının oğlunun da davaya dahil edilerek göstereceği delillerin toplanmasının gerekip gerekmediği konusundadır. Nesep (soybağı), birbirinin soyundan gelen kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu kavram içerisinde bulunan kan bağının hukuk düzeninin aradığı koşullar içerisinde oluşması zorunludur. Nesebi yaratan temel ilişki evlilik olmakla birlikte, evlilik dışında doğan çocukların nesepleri anne ve babanın sonradan birbirleriyle evlenmeleriyle, şartlarının oluşması halinde hakim hükmüyle, babalık davasıyla, tanıma ile veya kısaca af kanunları olarak nitelendirilen “bir evlenme akdine dayanmayan birleşmelerden doğan çocukların neseplerinin düzeltilmesine ilişkin” kanunlar uyarınca düzeltilebilir. Evliliğin devamı sırasında ya da evliliğin sona ermesini izleyen üçyüz gün içinde doğan çocukların neseplerinin düzgün olduğu yolundaki “sahih nesep karinesi” veya “babalık karinesi”nin aksinin ispatı olanaklıdır. Doğan çocuğun nesebini reddetmek isteyen koca, çocuğun kendisinden olmadığını dava açarak ispatlayabilir. Bu şekilde nesep karinesinin çürütülmesi, öğretide ve uygulamada nesebin reddi, açılan dava da nesebin reddi davası olarak ifade edilir. Nesebin reddi davasının açılması, koca ve mirasçıları yönünden, doğumu öğrenme tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre ile sınırlanmıştır. Nüfus kayıtlarının düzeltilmesi, kişisel durumlardaki değişikliklerin nüfus kaydında belirtilmesi ve doğru olmayan kayıtların düzeltilmesini ifade eder. Kayıt düzeltilmesi, aile kütüğüne düşürülmüş nüfus kaydının bir kısmının düzeltilmesi veya değiştirilmesidir. 1587 sayılı Nüfus Kanununun 47. maddesi uyarınca, kişisel durumlarda ortaya çıkan değişiklikler için mahkeme kararı gerekmediği halde, nüfus kütüklerindeki doğru olmayan kayıtların düzeltilmesi için mahkemeden karar alınması zorunludur. Nüfus kütüğündeki doğru olmayan kayıtlar, ilgilileri veya Cumhuriyet Savcısı tarafından açılacak kayıt düzeltme davası ile gerçek durumuna uygun hale getirilir. Uygulamada bu dava, nüfus kaydının düzeltilmesi davası olarak adlandırılmaktadır. Herhangi bir sınırlama olmaksızın, nüfus kütüğünde mevcut her kaydın düzeltilmesi istenebilir. Zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmayan nüfus kaydının düzeltilmesi davalarında, her türlü delile başvurulabilir. Resmi kayıt ve belgelere başvurulabileceği gibi, tanık da dinlenebilir. Nesebin reddinde, nüfus kaydında kişisel duruma ilişkin olarak yer alan bir bilgi “doğru” olarak doğmuş ve kütüğe tescil edilmiş, ancak, daha sonra “nesebin reddi davası” ile teknik anlamda bir yanlışlığa dönüştürülmüştür. Nüfus kaydının düzeltilmesi davasında ise, nüfus kaydının “gerçek durumu” yansıtmaması, baştan yanlış olarak kütüğe geçirilmesi sözkonusudur. Babanın başvurusu olmadan sahte belgelerle evlilik dışında doğan çocuğun nüfusa kaydedildiğinin ileri sürülmesi durumunda, uyuşmazlığın nüfus kaydının düzeltilmesi davası çerçevesinde çözümlenmesi gerekir. Davalı anne ile davacı arasında hiçbir zaman evlenme akdinin gerçekleşmediği, davalı çocuğun evlilik dışında doğduğu, bu arada çıkan 3716 sayılı Bir Evlenme Akdine Dayanmayan Birleşmelerin Evlilik ve Evlilik Dışında Doğan Çocukların Düzgün Nesepli Olarak Tesciline İlişkin Kanunun, davalının nesebinin düzeltilmesine olanak tanıdığı, bu Kanuna göre Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi belgesi dayanak alınarak davacının kütüğüne tescil edildiği anlaşılmaktadır. Davacının, kendi başvurusu ve imzası bulunmayan belgeye dayanılarak nesep düzeltilmesinin yapıldığı iddiasıyla, nüfus kayıtlarından davalının kızının çıkarılmasını ve nüfus kaydının gerçeğe uygun şekilde düzeltilmesini talep etmiş olması karşısında, dava, nesebin reddi değil, nüfus kaydının düzeltilmesi davası niteliğindedir. Davacının nüfus kütüğündeki kaydın ve tescile esas dayanak belgenin gerçeğe uygun olmadığına ilişkin iddiası ve davalının aksi yöndeki savunmasının, hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın, her türlü delille ispatlanması olanaklıdır. Mahkemece alınan Adli Tıp raporunda, tescil dayanağı belgede bulunan imzanın davacının eli ürünü olmadığının belirtilmesi ve belge tanıklarının, davacının başvurması sonucu çocuğun nesebinin düzeltilmesine ilişkin belgenin düzenlendiğini beyan etmeleri karşısında, davacı ile karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını savunan davalının göstereceği delillerin de toplanması gerekir. Yargılama sırasında vefat eden davacının mirasçılarının mirasçılık durumu değişeceğinden, mecburi dava arkadaşı olan tüm mirasçıların davaya katılımı sağlanmalı, davacının mirasçısı durumunda görünen oğlu aleyhine açtığı diğer kayıt iptali davasının kesinleşip kesinleşmediği araştırılmalı, sonucuna göre davaya dahil edilip delilleri toplanmalı sonucuna göre karar verilmelidir. (743 s. m. 38, 40, 241, 242, 243, 244, 247, 249, 291, 295,) (1587 s. m. 11, 46, 47, 48) TAM METİN: Taraflar arasındaki “nüfus kaydının düzeltilmesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Karaman Asliye Birinci Hukuk Mahkemesi)’nce davanın reddine dair verilen 23.02.2001 gün ve 1993/6 E. 2001/69 K. sayılı kararın incelenmesi davacılardan Şerife ve Yaşar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi’nin 11.07.2002 gün ve 2002/8270-9249 sayılı ilamıyla; (…1- Dava, iddiaya göre soybağının reddi değil, nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkindir. Davacı, tescildeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürmüş ve bu husus kanıtlanmıştır. Bu nedenle davanın süreden reddi yasal değildir. 2- Davacı, davanın devamı sırasında öldüğünden, dava, oğlu Ramazan’ın da hukuki durumunu etkilemektedir. O halde, mahkemece Ramazan’la ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması, iptal davası kesinleşmemişse, Ramazan’ın da davaya dahili varsa, onun da göstereceği delillerin toplanması, sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden eksik hasımla ve araştırma, inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Temyiz Eden: Cumhuriyet Savcısı Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Davacı Hasan Hüseyin vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı Zeynep ile hiçbir şekilde birlikteliği olmadığı halde, davalının kızı Mukaddesin 3716 sayılı Af Yasası gereği sanki taraflar Nüfus Müdürlüğüne birlikte başvurmuşçasına müvekkilinin nüfusuna kayıt edildiğini sonradan öğrendiğini; ancak, müvekkilinin davalı ile birlikte Nüfus Müdürlüğüne müracaat etmediği gibi, 25.12.1991 tarihli “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi” belgesindeki imzanın müvekkiline ait olmadığını ileri sürerek, davalı tarafından müvekkilinin nüfusuna yaptırılan kaydın iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Zeynep kendisine asaleten, Mukaddes’e velayeten ibraz ettiği cevap dilekçesinde; davacı ile 1983 yılında gayri resmi olarak birlikte yaşamaya başladıklarını, sırasıyla Konya’da üç ay, Karaman’da eski odun pazarı civarında bulunan H. Hüseyin adlı şahsın evini kiralayarak altı veya yedi ay, yine Karaman Larende Mahallesinde Mevlüt isimli şahsın evinde kiracı olarak karı-koca gibi yaşadıklarını, bu sırada başkası ile evli bulunan davacı Hasan Hüseyin ile birlikteliklerinden Mukaddes’in doğduğunu ve daha sonra anlaşamayarak ayrıldıklarını; müşterek çocuk Mukaddes’in evlilik dışı doğmuş olması nedeniyle, doğumunu müteakip Nüfus Müdürlüğünce baba hanesine kayıt işlemlerinin yapılmadığını, Af Yasası çıktığı zaman da davacının Nüfus Müdürlüğüne bizzat başvurarak Mukaddes’i kendi nüfusuna yazdırdığını, bu itibarla kayıtlardaki imzanın davacıya ait olduğunu ve Mukaddes’in, davacının çocuğu olduğunun kan örneklerinin incelenmesi ile ortaya çıkacağını savunarak, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir. Davalı Nüfus Müdürlüğü temsilcisi; davacının davasını ispat etmesi gerektiğini savunmuştur. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 01.12.1997 gün ve E: 1997/250 K: 1997/1051 sayılı kararıyla çocuğa kayyım tayin edilen Coşkun ise; davacı ile davalı Zeynep’in beş altı yıl karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını ve Mukaddes’in bu birliktelikten dünyaya geldiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davanın soybağının reddi niteliğinde kabulü suretiyle ve “çocuğun doğumunu öğrenme tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre geçirildikten sonra açılan davanın süre nedeniyle reddi gerektiği, ayrıca, yargılama sırasında vefat eden davacının mezarının tespit edilememiş olması nedeniyle DNA testinin yapılamadığı ve bu itibarla ispat külfeti kendilerine düşen mirasçıların davasını ispat edemediğinin anlaşıldığı” gerekçesiyle, “Asıl davanın sübut bulmaması nedeni ile reddine, nesebin reddi niteliğindeki davanın DNA testi yapılmasına ilişkin lazımenin yerine getirilmemiş olması ve süre nedeniyle reddine” dair verilen karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş, yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, 29.03.1965 tarihinde Şerife ile evlenen ve yargılama sırasında 03.11.1995 tarihinde vefat edinceye kadar evlilik birliği devam eden davacı Hasan Hüseyin’in nüfusta kayıtlı dört adet çocuğunun bulunduğu, resmi nikahlı eş Şerife’den olma Yaşar dışında, çocukları Ayşe ve Ramazan’ın anne adının Gülsüm olarak yazıldığı, davacı tarafından oğlu Ramazan aleyhine nüfus kaydının iptali istemiyle açılan diğer bir davada mahkemece davanın kabulüne dair verilen kararın henüz kesinleşmediği; dava konusu 23.12.1984 doğumlu Mukaddes’in ise, 25.12.1991 tarihli “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi” ile 3716 sayılı “Bir Evlenme Akdine Dayanmayan Birleşmelerin Evlilik ve Evlilik Dışında Doğan Çocukların Düzgün Nesepli Olarak Tesciline İlişkin Kanun”a göre davacı ile davalı Zeynep’in müşterek çocuğu olarak, davacının nüfus hanesine tescil edildiği anlaşılmaktadır. Esasen bu konuda yanlar arasında uyuşmazlık da bulunmamaktadır. Yargılama sırasında; Adli Tıp Kurumu Başkanlığından alınan “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi’ndeki imzanın davacı Hasan Hüseyin’e ait olmadığı belirtilmiş, davanın açılmasından sonra vefat eden davacı Hasan Hüseyin mirasçılarından, vekille temsil edilen Şerife ve Yaşar dışında diğer mirasçı Ayşe duruşmada hazır bulunarak davayı takip edeceği yönünde beyanda bulunmuş; muris tarafından aleyhinde başka bir kayıt iptali davası açılmış olan oğlu Ramazan ise, ilk karar tarihine kadar davaya dahil edilmediği gibi, adres araştırması cihetine de gidilmemiştir. Açıklanan maddi olgu, aşamalar, bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle uyuşmazlık; davanın, nesebin reddi mi yoksa nüfus kaydının düzeltilmesine mi ilişkin bulunduğu, buna bağlı olarak davanın süreden reddi kararının yasal olup olmadığı; bunun yanında, yargılama sırasında ölen davacı Hasan Hüseyin’in oğlu Ramazan’la ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması ve sonucuna göre Ramazan’ın da davaya dahil edilerek göstereceği delillerin toplanmasının gerekip gerekmediği, noktalarında toplanmaktadır. Bilindiği üzere nesep, birbirinin soyundan gelen kişiler arasındaki ilişkiyi ifade eder. Bu kavram içerisinde kan bağının yanında hukuki münasebetin de bulunması, diğer bir ifadeyle kan bağının hukuk düzeninin aradığı koşullar içerisinde oluşması zorunludur. Nesebi yaratan temel ilişki evlilik olmakla beraber, bundan ayrı evlilik dışında doğan çocukların nesepleri ana babanın sonradan birbirleriyle evlenmeleriyle (TKM m. 247), şartlarının oluşması halinde hakim hükmüyle (TKM m. 249), tanıma ile (TKM m. 291), babalık davasıyla (TKM m. 295) veya kısaca af kanunları olarak nitelendirilen “Bir evlenme akdine dayanmayan birleşmelerden doğan çocukların neseplerinin düzeltilmesine…” ilişkin kanunlar uyarınca düzeltilebilir. Evliliğin devamı sırasında ya da evliliğin sona ermesini izleyen üçyüz gün içinde doğan çocukların neseplerinin düzgün olduğu yolundaki “sahih nesep karinesi” ya da “babalık karinesi” (TKM m. 241) salt aksi ispat edilemeyen karinelerden değildir. Doğan çocuğun nesebini reddetmek isteyen koca, çocuğun kendisinden olmadığını dava ederek kanıtlayabilir (TKM m. 242). Nesep karinesinin bu biçimde çürütülmesine öğretide ve uygulamada “nesebin (soybağının) reddi”, açılan davaya da “nesebin (soybağının) reddi davası” denilmektedir. Yerel mahkeme, gerek bozulan ilk kararında ve gerekse direnme kararında, davanın nesebin reddi hükümlerine göre çözümlenmesi gerektiğini kabul etmiş; Özel Daire ise, davanın nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin olduğunu benimsemiştir. Bu noktada, nesebin reddi ve nüfus kaydının düzeltilmesi davalarının yasal dayanakları ve mahiyetlerinin ortaya konulması gerekmektedir. Dava konusu çocuğun doğum tarihinde yürürlükte bulunan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin “Nesebi red” başlığı altında düzenlenen 242. maddesi “Koca, doğduğuna muttali olduğu günden itibaren bir ay içinde çocuğu reddedebilir” hükmünü amirdir. Böylece koca, gerek evlilik içinde, gerekse evliliğin sona ermesinden itibaren üçyüz gün içinde doğan çocuğun kendisinden hasıl olmadığını ileri sürerek dava açmak hakkına sahip bulunmaktadır. Olayımızda, davacı ile davalı Zeynep arasında, hiçbir zaman evlenme akdi gerçekleşmemiştir. Koca veya kanunun tayin ettiği diğer ilgililer tarafından açılacak olan bir “nesebi red” davasının şartları; çocuğun ana rahmine düşmesi, evliliğin devamı sırasında vuku bulmuşsa daha ağır (TKM m. 243), çocuk ana rahmine evlilikten önce veya karı kocanın ayrılıkları sırasında düşmüşse daha hafiftir (TKM m. 244/1). Nesebi red davasında ispat yükü açısından çocuğun doğum anına önem atfederek özel düzenleme getiren kanun koyucu; nesebin reddi davasının açılabilmesini de koca ve mirasçıları yönünden, doğumu öğrenme tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre ile sınırlamıştır (TKM m. 241/1). Diğer yandan; kişisel durumlardaki değişikliklerin nüfus kaydında belirtilmesi ve doğru olmayan kayıtların düzeltilmesi ile “nüfus kayıtlarının düzeltilmesi” anlaşılır (Ergun Özsunay, Gerçek Kişilerin Hukuki Durumu, İstanbul 1982, s: 243). “Kayıt düzeltilmesi”, aile kütüğüne düşürülmüş nüfus kaydının bir kısmının “düzeltilmesi” veya “değiştirilmesi”dir (Nüfus Yönetmeliği m. 143). Ancak, Nüfus Kanunu’nun 47. maddesince yapılan tamamlamalarla kişisel durumlarda ortaya çıkan “değişiklikler” için mahkeme kararına gerek bulunmamaktadır (TKM m. 40, Nüfus Kanunu m. 48). Buna karşılık, nüfus kütüklerindeki “doğru olmayan kayıtların” düzeltilmesi için mahkemeden karar alınması zorunludur (TKM m. 38, Nüfus Kanunu m. 11). İşte bu noktada, nüfus kütüğünde yer alan “doğru olmayan kayıtlar”, ilgilileri veya Cumhuriyet Savcısı tarafından açılacak olan “kayıt düzeltme davası” ile gerçek durumuna uygun hale getirilebilir ki, bu dava uygulamada “nüfus kaydının düzeltilmesi davası” olarak adlandırılmaktadır. Nüfus Kanunu’nun 46. maddesinde “yaş, ad, soyadı ve diğer kayıt düzeltme davaları…” ibaresi yer aldığından, herhangi bir sınırlama olmaksızın nüfus kütüğünde mevcut her kaydın düzeltilmesinin istenebileceği kuşkusuzdur. Önemle vurgulanmalıdır ki; zamanaşımı ve hak düşürücü süreye bağlı olmayan nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davalarda, her türlü kanıta başvurulabilir (YHGK 11.02.1998, 2-87/77). Şu durumda; nüfus kaydının düzeltilmesine ilişkin davada resmi kayıt ve belgelere başvurulabileceği gibi, tanık da dinlenebilecektir (Özsunay, age., s: 244; Bilge Öztan, Şahsın Hukuku Hakiki Şahıslar, Ankara 1997, s: 210). Görüldüğü üzere; nesebin reddi davası ile kayıt düzeltme davası, sonuçları (hane dışına çıkarmak) bakımından benzerlik göstermekte ise de, içerik ve yargılama kuralları açısından kendi özel hükümlerine bağlıdır. Nesebin reddinde, kişisel duruma ilişkin nüfus kaydında yer alan bilgi “doğru” olarak doğmuş ve kütüğe tescil edilmiştir. Ancak, bu doğru daha sonra “nesebin reddi davası” ile teknik anlamda bir yanlışlığa dönüştürülmüştür. Nüfus kaydının düzeltilmesi davasında ise, nüfus kaydının “gerçek durumu” yansıtmadığı, baştan yanlış olarak kütüğe geçirildiğinden söz edilmesi gereklidir. Somut olayda olduğu gibi, nesebin düzeltilmesinin babanın başvurusu olmadan sahte belgelerle yapıldığının ileri sürülmesi durumunda, ancak bir “nüfus kaydının düzeltilmesi davasından” söz edilebileceği kuşkusuzdur. Gerçekten, davalı anne Zeynep ile davacı arasında hiçbir zaman evlenme akdi gerçekleşmemiş, davalı Mukaddes evlilik dışında doğmuştur. Bu arada çıkan 3716 sayılı Bir Evlenme Akdine Dayanmayan Birleşmelerin Evlilik ve Evlilik Dışında Doğan Çocukların Düzgün Nesepli Olarak Tesciline İlişkin Kanun, davalının nesebinin düzeltilmesine olanak tanımış; anılan Kanuna göre “Evlenme ve Nesep Düzeltme Bildirimi” belgesi dayanak alınarak davacının kütüğüne tescil edilmiştir. Davacı Hasan Hüseyin, kendi başvurusu ve imzası bulunmayan belgeye dayalı olarak nesep düzeltilmesinin yapıldığını iddia ederek, nüfus kayıtlarından Mukaddes’in çıkarılmasını ve nüfus kaydının gerçeğe uygun şekilde düzeltilmesini talep ettiğine göre; dava nesebin reddi değil, nüfus kaydının düzeltilmesi davası niteliğindedir. Böylece, davacının nüfus kütüğündeki kaydın ve tescile esas dayanak belgenin gerçeğe uygun olmadığına ilişkin iddiası ve davalının aksi yöndeki savunmasının, hak düşürücü süreye bağlı olmaksızın, az yukarıda açıklandığı gibi her türlü delille ispatlanması mümkündür. Yargılama sırasında alınan raporda, tescile esas dayanak belgede yer alan imzanın davacının eli ürünü olmadığı ifade edilmiş; belge tanıkları ise, davacının da başvuruda bulunması sonucu çocuğun nesebinin düzeltilmesine ilişkin belgenin düzenlendiği yönünde beyanda bulunmuşlardır. Davalı Zeynep, davacı ile karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını savunduğuna göre, onun da göstereceği delillerin toplanmamış ve belge tanıklarının beyanları ile yetinilmiş olması hakkaniyete uygun değildir. Şu da eklenmelidir ki; nüfus kaydının düzeltilmesi davası sonucu, davadan sonra vefat eden Hasan Hüseyin mirasçılarının, mirasçılık durumu değişeceğinden, mecburi dava arkadaşı olan tüm mirasçıların davaya katılımının sağlanması; eş söyleyişle, kayda göre davacının mirasçısı durumunda görünen oğlu Ramazan aleyhine açtığı diğer kayıt iptali davasının kesinleşip kesinleşmediği araştırılarak, sonucuna göre davaya dahil edilmesi ve göstereceği delillerin toplanması gerektiği açıktır. Hal böyle olunca; nüfus kaydının düzeltilmesi davası, niteliği itibariyle davacının oğlu Ramazan’ın hukukunu da etkilediğinden mahkemece; davacının oğlu Ramazanla ilgili iptal davasının kesinleşip kesinleşmediğinin araştırılması, iptal davası kesinleşmemişse Ramazan’ın da davaya dahili sağlanarak göstereceği delillerin toplanması; davalı Zeynep’in savunmasında bildirdiği davacı ile karı-koca gibi birlikte yaşadıklarını bilmesi mümkün, Konya ve Karaman’da ev kiralayan H. Hüseyin ve Mevlüt ya da onların mirasçılarının dinlenmesi, bu nitelikteki davalarda bilim ve tekniğin tüm imkanlarından yararlanılması gerektiği de gözetilerek, resmi kayıtlarda baba olarak görülen davacı Hasan Hüseyin ile davalı anne Zeynep’in ve davalı çocuk Mukaddes’in DNA testlerinin yapılması ve bütün deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; davanın nesebin reddi niteliğinde bulunduğuna dair yanılgılı değerlendirme ile ayrıca eksik hasım ve eksik inceleme sonucu davanın reddine dair önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. Sonuç: Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nın 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 30.01.2008 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO. 2005/3742
KARAR NO. 2005/6300
KARAR TARİHİ. 18.4.2005

ÖZET : Dava, soybağının reddi; babalık ve yanlış kaydın düzeltilmesi davasıdır. Babalık davasında, hak düşürücü süre; çocuk ile başka bir erkek arasında soybağı ilişkisi varsa, bir yıllık süre bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar. Bu nedenlerle önce soybağının reddi daha sonra babalık davası yönünden talebin incelenmesi gerekir.

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı 10.6.2003 tarihli dilekçesinde; babasının M. olmayıp, İ.olduğunu ileri sürerek yanlış kaydın düzeltilmesini istemiştir. Dava, soybağının reddi; babalık ve yanlış kaydın düzeltilmesi davasıdır.

743 Sayılı Türk Kanunu Medenisinde çocuğa soybağının reddi imkanı verilmemiş, bu hak 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 286. maddesi ile getirilmiştir. Davacı dilekçesinde; babasının İbrahim olduğunu annesi Hanife’nin söylemesi üzerine yeni öğrendiğini ileri sürmüştür. Soybağının reddi davasındaki hak düşürücü süreler ise Türk Medeni Kanununun 289. maddesine hükme bağlanmıştır.

Diğer taraftan babalık davasında, hak düşürücü süre; çocuk ile başka bir erkek arasında soybağı ilişkisi varsa, bir yıllık süre bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihte işlemeye başlar. ( TMK.m.303/3 )

Bu nedenlerle önce soybağının reddi daha sonra babalık davası yönünden talebin incelenmesi gerekir. Açıklanan husus üzerinde durulmadan yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair yönlerin incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.04.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

:arrow: Soybağının Reddi Dava Süresini Anayasa Mahkemesi İptal Etti

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
Esas Sayısı : 2013/62
Karar Sayısı : 2013/115
Karar Günü : 10.10.2013

Mahkememizce yapılan yargılama sonucunda … ve …, … çocukları olmadığı tespit edildiğinden TMK 286/2. maddesi uyarınca soybağının iptaline karar verilmiş, bu karar Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 2013/278-3239 Esas/Karar sayılı ilamı ile “Türk Medeni Kanununun 291/2. maddesinde, ergin olmayan çocuğa atanacak kayyımın atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, her halde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davasını açabileceği hükme bağlanmış olup, dava tarihi itibariyle çocukların doğumundan itibaren beş yıllık hak düşürücü süre geçtiğinden davanın bu nedenle reddi gerekirken kabulü doğru görülmemiştir.” gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkememizce Usul ve Yasaya uygun Yargıtay bozma ilamına uyulmuştur.

TMK m.291/2’nin dava dosyamızda uygulama gereği bulunduğu açıktır. Ancak söz konusu hükmün Anayasaya aykırı olduğu davacı tarafça ileri sürüldüğü gibi mahkememizce de bu iddia ciddi bulunduğundan söz konusu hükmün Anayasa’ya aykırı olması nedeniyle iptali istemi ile Yüksek Mahkemenize başvurma gereği doğmuştur.

1- İtirazın Konusu
TMK 282. maddesi uyarınca “çocuk ile anne arasındaki soybağı doğum ile kurulur.” Kocanın babalığı karinesi TMK 285. ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. TMK 287. maddesi uyarınca “çocuk evlilik içerisinde ana rahmine düşmüş ise davacı kocanın baba olmadığını ispat etmek zorundadır. TMK 289. maddesi kocanın baba olmadığını öğrendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde dava açma yükümlülüğünü düzenlemiştir. Bu maddede bulunan “her halde doğumdan başlayarak beş yıl içerisinde dava açmak zorundadır” düzenlemesi Anayasa Mahkemesinin 2008/30 Esas, 2009/96 Karar sayılı ilamı ile Anayasa’nın 2, 5 ve 17. maddelerine aykırı kabul edilerek iptal edilmiştir.
Benzer bir düzenleme diğer ilgililerin dava hakkı ile TMK 291. maddede düzenlenmiştir. Bu düzenlemede “Madde 291- dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hallerinde kocanın alt soyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak bir yıl içerisinde soybağının reddi davasını açabilir
(2) Ergin olmayan çocuğa atanacak kayyım, atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, her halde doğumdan başlayarak beş yıl içerisinde soybağının reddi davasını açabilir.
(3) Kocanın açacağı soybağının reddi davasına ilişkin hükümler kıyas yolu ile uygulanır.”
Bu düzenleme ile ergin olmayan kişinin kayyımına dava açma hakkı düzenlenmiş atanacak kayyım yönünden dava açma süresi 1 ve 5 yıllık hak düşürücü süreler ile sınırlandırılmıştır. Beş yıllık sürenin sınırı “doğumdan başlayarak” olarak belirtilmiştir.
T.C. Anayasası’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içerisinde insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu vurgulanmıştır.
T.C. Anayasası’nın 5. maddesinde “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel ve hak hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” olduğu vurgulanmıştır.
T.C. Anayasası’nın 17. maddesinde “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme haklarına sahiptir” denilmektedir.
Ergin olmayan çocuğa soybağının reddi davasını açma hakkı veren düzenlemenin kişinin genetik ve biyolojik olarak babası olmayan kişi ile arasındaki soybağını ortadan kardırmaya yönelik bir düzenleme olması sebebiyle Anayasa’nın 17. maddesindeki temel ilkeye uygun olduğu açıktır. Yasa koyucu ergin olmayan küçüğün kayyımına dava açma hakkını tanırken kayyum kararının verilmesinden itibaren bir yıl ve her halde doğumdan başlayarak beş yıl içerisinde soybağının reddi davası açılabileceği yönünde bir düzenleme yapmıştır. Bir yıllık hak düşürücü süre koşulu çocuğun nesebinin uzun süreler tartışma konusu olmasını engellemeye yönelik bir düzenleme olması sebebiyle yerinde olmakla birlikte doğumdan başlayarak beş yıl içinde davanın açılması, aksi halde hak düşürücü sürenin gündeme gelmesi düzenlemesi küçüğün temel hak ve hürriyetlerinden olan genetik ve biyolojik yönden soybağı bulunmayan kişi ile olan ilişkiyi ortadan kaldırma hakkının önünde bir engel olması, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının özünü zedeler nitelik taşıması sebebiyle sosyal hukuk devleti ve adalet ilkesinin özü ile bağdaşmadığı ve Anayasa’ya aykırı olduğu düşünülmüştür.
Ergin olan çocuğun TMK m. 286/f.II ve m.289/f. II uyarınca dava açma hakkı mevcut ise de ergin olmadan önce de küçüğün kayyımına TMK 291/2. maddesi uyarınca dava açma hakkı veren hukuk sisteminin bu hakkın etkin biçimde kullanılmasını engelleyecek düzenlemeleri de kaldırması gerekir. Nitekim Yargıtay 2. Hukuk Dairesi uygulamasında ergin olmayan çocuğa atanacak kayyımın atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl içerisinde soybağının reddi davası açabileceğini 1995 doğumlu çocuk yönünden bu şekilde 2005 yılında kayyım atanmış ise davanın süresinde olduğunu kabul etmiş, (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 23.11.2006 tarih, 8241-16217 Esas/Karar, Ömer Uğur Gençcan Aile Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara 2011 s.1093) doğumdan sonra beş yıl koşulunu aramamış, beş yıllık sürenin haklı bir nedenle kaçırılmış olması halinde bir yıllık sürenin geçerli olduğu düzenlemesi bu davalarda (TMK m.293/3 atıfı ile m.286/3 atıfı ile) uygulanmıştır. Ancak Kanunun m.291/2. fıkrasındaki her halde doğumdan başlayarak soybağının reddi davası açma koşulu Kanun’da yerini korumuş, nitekim davamızda da bu hüküm uygulanarak davanın reddedilmesi gerektiği yönünde yüksek Yargıtay’ca karar verilmiştir. Ergin olmayan küçüğün doğumdan başlayarak beş yıllık süre içinde atanacak kayyımının dava açabilmesi yönündeki düzenlemenin, o yaştaki bir çocuğun nesebin reddi davasında kendisini temsil ve iradesini ortaya koymasının fiilen mümkün olmaması, bu sürecin yönetilmesinde küçüğün temel haklarının zedelenebileceği gibi, küçüğün ergin olmadan mirasçı bırakarak vefatı halinde de -mirasçıların dava açma hakkı bulunmadığından- soybağının düzenlemesi yönünde doğumdan başlayarak beş yıllık süre kısıtlamasının önemli bir engel olarak kalacağı ve bu durumun biyolojik ve genetik soybağının düzenlenmesini, dolayısı ile bu yöndeki hakkın kullanılmasının özünü zedeleyeceği değerlendirilmiştir.
İtiraza konu ibare Anayasa Mahkemesinin 2008/30 Esas, 2009/96 sayılı Kararında da belirtildiği üzere…kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının özünü zedeler nitelik taşıdığı gibi…”, küçüğün “… temel hak ve özgürlüklerini hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette sınırlamakta…” olduğundan; TMK 291/2. maddesinde yer alan “… her halde doğumdan başlayarak beş yıl…” düzenlemesinin Anayasa’nın 2, 5 ve 17. maddelerine aykırılığı iddiası ile iptal istemidir.

SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan nedenlerle;
TMK 291/2. maddesinde yer alan “… her halde doğumdan başlayarak beş yıl…” düzenlemesinin Anayasa’nın 2, 5 ve 17. maddelerine aykırı olduğunun tespiti ile iptaline karar verilmesine arz olunur.”

III- YASA METİNLERİ
A- İtiraz Konusu Yasa Kuralı
4721 sayılı Kanun’un itiraz konusu kuralın da yer aldığı 291. maddesi şöyledir:
“Diğer ilgililerin dava hakkı
MADDE 291- Dava açma süresinin geçmesinden önce kocanın ölmesi veya gaipliğine karar verilmesi ya da sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybetmesi hallerinde kocanın altsoyu, anası, babası veya baba olduğunu iddia eden kişi, doğumu ve kocanın ölümünü, sürekli olarak ayırt etme gücünü kaybettiğini veya hakkında gaiplik kararı alındığını öğrenmelerinden başlayarak bir yıl içinde soybağının reddi davasını açabilir.
Ergin olmayan çocuğa atanacak kayyım, atama kararının kendisine tebliğinden başlayarak bir yıl, her halde doğumdan başlayarak beş yıl içinde soybağının reddi davasını açar.
Kocanın açacağı soybağının reddi davasına ilişkin hükümler kıyas yoluyla uygulanır.”
B- Dayanılan ve İlgili Görülen Anayasa Kuralları
Başvuru kararında, Anayasa’nın 2., 5. ve 17. maddelerine dayanılmış, 13. ve 36. maddeleri ise ilgili görülmüştür.
IV- İLK İNCELEME
Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Haşim KILIÇ, Serruh KALELİ, Alparslan ALTAN, Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Zehra Ayla PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN ve M. Emin KUZ’un katılımlarıyla 6.6.2013 gününde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- ESASIN İNCELENMESİ
Başvuru kararı ve ekleri, Raportör Davut BÜLBÜL tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, itiraz konusu yasa kuralı, dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
Başvuru kararında, ergin olmayan çocuk bakımından açılacak soybağının reddi davasının küçüğün doğumundan itibaren beş yıl içerisinde açılmasını öngören itiraz konusu kuralın, kişinin genetik babasıyla nesep ilişkisi kurma hakkını sınırladığı ve maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkının özünü zedelediği belirtilerek kuralın, Anayasa’nın 2., 5. ve 17. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 43. maddesine göre, itiraz konusu kural ilgisi nedeniyle, Anayasa’nın 13. ve 36. maddeleri yönünden de incelenmiştir.
4721 sayılı Kanun’un 291. maddesinin itiraz konusu kuralın da yer aldığı ikinci fıkrasında, soybağının reddi davasının kayyımlık kararının kayyıma tebliğinden itibaren bir yıl ve her hâlde çocuğun doğumundan itibaren beş yıl içinde açılması gerektiği düzenlenmiştir. Soybağının reddi davasına ilişkin olarak Kanun’da öngörülen bir ve beş yıllık süreler hak düşürücü niteliktedir. Bu nedenle, davanın süresi içerisinde açılıp açılmadığı mahkemece yargılamanın bütün safahatında resen gözetilecek, öngörülen hak düşürücü süre içerisinde açılmayan dava, süre yönünden reddedilecektir.
Kişinin, gerçek babasıyla soybağı ilişkisi kurabilmesi için öncelikle kanunen kurulan soybağının, soybağının reddi davası açmak suretiyle kaldırılması gerekmektedir. İtiraz konusu kural, bu davanın küçüğün doğumundan itibaren beş yıl içinde açılması gerektiğini öngörmektedir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan devlettir.
Anayasa’nın 5. maddesinde, Devletin temel amaç ve görevleri belirlenirken, Devlete, kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak görevi verilmiştir.
Anayasa’nın “Kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı” başlıklı 17. maddesinde, “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” denilmektedir. Buna göre, kişinin yaşama hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez, vazgeçilmez temel haklardandır. Bireyin bu haklara ulaşmasını zorlaştıran her türlü engelin ortadan kaldırılması da Devlete görev olarak verilmiştir.
Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri mahkemeye erişim hakkıdır. Bu hak, hukuki bir uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne taşınması hakkını da kapsar. Anayasa’nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca, hakkı düzenleyen maddede herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa bile Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanımına ilişkin düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz.
Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.
Kanunların, kamu yararı amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyeti gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle, kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
Dava açabilme ehliyeti ancak erginlik yaşının ikmaliyle bizzat kullanılabilir. Aksi halde davanın bir temsilci aracılığıyla açılması gerekmektedir. Kural soybağının reddi davası açacak küçüğün bu hakkını bir kayyım vasıtasıyla kullanabileceğini düzenlemiştir. Kayyım atama kararı ise bir mahkeme tasarrufudur. Kuralda belirtilen süre içerisinde doğal olarak sıfır-beş yaş arasında olan bir kişinin kayyım atanmasına yönelik bir iradesinden söz edilemez. Dolayısıyla küçüğün, hak düşürücü süre geçtikten sonra kayyım atanmasının ve buna bağlı olarak da davanın süresinde açılmamasının sonuçlarından sorumlu tutularak bu hakkını kullanılmasının engellenmesi adalet ve hakkaniyet ilkelerine aykırıdır.

Kişinin genetik babasıyla nesep ilişkisi kurabilmesi maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının bir gereğidir. Bireyin ana babasını bilme, babasının nüfusuna yazılma ve bunların getireceği haklardan yararlanma, ana ve babasından velayete bağlı görevlerini yerine getirmelerini isteme hakkı, onun maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi kapsamındadır. Hukuk devleti ilkesi de kişinin genetik-biyolojik kökenini bilme ve soybağı ilişkisini kurma hakkının önündeki engelleri kaldırmayı gerektirir.
4721 sayılı Kanun’un soybağına ilişkin hükümlerinden, soybağının reddi davası açma hakkını bir hak düşürücü süreyle sınırlayan kanun koyucunun hukuken kurulan soybağı ilişkisinin sürekli dava tehdidi altında kalmasını istemediği anlaşılmaktadır. Hak arama özgürlüğü, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olup tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde güvence altına alınmalıdır. Buna göre hukuken kurulan soybağının sürekli olarak dava tehdidi altında olması engellenirken, kişinin temel hak ve hürriyetlerinden olan maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile hak arama hürriyetinin zarar görmemesi gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle bu hakların sınırlandırılmasıyla umulan kamu yararı ile bireyin hak ve özgürlükleri arasında adil bir dengenin olması gerekmektedir. Bu bakımdan soybağının reddi davasına ilişkin sürenin kaçırılmasında bir kusuru bulunmayan kişinin genetik babasıyla soybağı ilişkisi kurma hakkını sınırlayan itiraz konusu kural, küçüğün maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını, hak arama hürriyetinin özünü hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde zedelemektedir.
Açıklanan nedenlerle, itiraz konusu kural Anayasa’nın 2., 5., 13., 17. ve 36. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

VI- SONUÇ
22.11.2001 günlü, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 291. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “…her hâlde doğumdan başlayarak beş yıl…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, 10.10.2013 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.