İdari Yargı Tazminat (Tam Yargı) Davalarında Vekalet Ücretinin Hesaplanması

DANIŞTAY 15. DAİRE
ESAS: 2014/9800
KARAR: 2015/2673

İstemin Özeti :Davacı tarafından, ayaklarındaki rahatsızlık nedeniyle 24.09.2007 tarihinde başvurduğu Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yapılan tedavisinde aşırı dozda kortizon içerikli ilaç uygulandığından bahisle kalça kemiklerinde erimeler meydana geldiği, bu nedenle iş gücü kaybına uğranıldığı, başkasının bakımına muhtaç kaldığı ve kalça kemiklerine protez takıldığı ileri sürülerek 100.000,00 TL maddî, 250.000,00 TL manevî olmak üzere toplam 350.000,00 TL tazminatın faizi ile birlikte tazminine hükmedilmesi istemiyle açılan dava sonucunda Şanlıurfa 1. İdare Mahkemesi’nce, ” … kişide glukokortikoidlerin kullanımı sonucu ortaya çıkan femur başı avasküler nekrozunun her türlü özene rağmen oluşabilen her hangi bir tıbbi kusur ya da ihmal izafe edilemeyen “komplikasyon” olarak nitelendirildiği, kişiye konulan tanı ve uygulanan tedavilerin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, kişinin tedavisinde görev alan sağlık çalışanlarına atfı kabil kusur tespit edilmediği ” görüş ve kanaatine yer verilen Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle, dava konusu olayda hizmet kusuru bulunmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen kararın, hukuka uygun olmadığı ileri sürülerek temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

Savunmanın Özeti :Mahkeme kararının hukuka uygun olduğu temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.

Danıştay Tetkik Hakimi Düşüncesi:Dosyadaki bilgi ve belgeler incelendiğinde; davacının ayaklarındaki ağrı sebebiyle davalı kuruma bağlı hastaneye başvurduğu, burada yapılan muayene ve tetkikler neticesinde polimiyozit(Kas Dokusu İltihabı) tanısı konulduğu ve bu kapsamda tedavi amaçlı kortizon içerikli olan ve çeşitli dozlarda verildiği anlaşılan prednol adlı ilaç uygulandığı anlaşılmaktadır.

Dava dilekçesi ve temyiz dilekçesinde ileri sürülen temel hususun; kortizon madde içerikli ilacın uygulanması sürecinde, ilacın yan etkileri konusunda yeterince bilgilendirme yapılmadığı ve tedavi sürecinin iyi yürütülmediği iddiaları olduğu anlaşılmaktadır.
Hasta dosyası kapsamından; hastanın vasküler nekroz tanısı kapsamında protez ameliyatları geçirdiği anlaşılmaktadır.

Bu kapsamda, ” … kişide glukokortikoidlerin kullanımı sonucu ortaya çıkan femur başı avasküler nekrozunun her türlü özene rağmen oluşabilen her hangi bir tıbbi kusur ya da ihmal izafe edilemeyen “komplikasyon” olarak nitelendirildiği, kişiye konulan tanı ve uygulanan tedavilerin tıp biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, kişinin tedavisinde görev alan sağlık çalışanlarına atfı kabil kusur tespit edilmediği ” Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan raporda ifade edilmiş olsa da, kortizon içerikli olan ve çeşitli dozlarda verildiği anlaşılan prednol adlı ilaç uygulamaları kapsamında hastanın bilgilendirilip bilgilendirilmediği önem arz etmektedir.

Hastanın kendi vücudu üzerindeki hakları, hasta üzerindeki tıbbi ameliyelerde hastanın rızasını gerekli kılmaktadır.

Nitekim Hasta Hakları yönetmeliği’nin 15. maddesinde; hastalığın muhtemel sebepleri ve nasıl seyredeceği, tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede, ne şekilde ve nasıl yapılacağı ile tahmini süresi, diğer tanı ve tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hastanın sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, muhtemel komplikasyonları, reddetme durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri, kullanılacak ilaçların önemli özellikleri, sağlığı için kritik olan yaşam tarzı önerileri, gerektiğinde aynı konuda tıbbî yardıma nasıl ulaşabileceği, hususlarında bilgi verileceği belirtilmiştir.

Yine Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kurallarının ” Aydınlatılmış Onam ” başlıklı 26. maddesine göre; ” Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. ” denilmektedir.

Tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılabilmesi için aydınlatma şarttır ve aydınlatmanın yapılmış olmasından istifade edecek kişi hekimdir. Dolayısıyla aydınlatmanın yapılıp yapılmadığı hususunda ispat yükü hekimdedir.(Hakeri Hakan Tıp Hukuku, Seçkin Yayınları Sy 153 Ankara 2014)

Bakmakta olduğumuz davada bilgi ve belgeler incelendiğinde ise hastanın kortizon içerikli ilaç uygulaması konusunda yeterince aydınlatılmadığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda uygulanan tedavinin tıp kurallarına uygun olduğundan bahsedilemeyeceğinden, davacı tarafça talep edilen maddi tazminatın aktüerya hesabı yapılmak suretiyle, talep edilen manevi tazminatın ise olayın koşulları göz önüne alınarak belirlenmesi gerekirken davanın reddi yolunda karar verilmesinde hukuka uygunluk bulunmamaktadır.

Açıklanan nedenlerle davacı tarafın temyiz isteminin kabulüyle İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Danıştay Onbeşinci Dairesi’nce dosyanın tekemmül ettiği anlaşıldığından davacı tarafın yürütmenin durdurulması istemi hakkında ayrıca bir karar verilmeyerek Tetkik Hakimi’nin açıklamaları dinlenip, dosyadaki belgeler incelenerek gereği görüşüldü:

Dava, ayaklarındaki rahatsızlık nedeniyle 24.09.2007 tarihinde Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne başvuran davacının, burada yapılan tedavisinde aşırı dozda kortizon içerikli ilaç uygulandığından bahisle kalça kemiklerinde erimeler meydana geldiği, bu nedenle iş gücü kaybına uğranıldığı, başkasının bakımına muhtaç kaldığı ve kalça kemiklerine protez takıldığı ileri sürülerek 100.000,00 TL maddî, 250.000,00 TL manevî olmak üzere toplam 350.000,00 TL tazminatın faizi ile birlikte tazminine hükmedilmesi istemiyle açılmıştır.

Şanlıurfa İdare Mahkemesi’ce; Adli Tıp Kurumu nezdinde hazırlanan bilirkişi raporu hükme esas alınmak suretiyle, davaya konu olayda hizmet kusuru bulunmadığının anlaşıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

İdare Mahkemesi tarafından davanın reddi yanında, maddi tazminat yönünden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlendiği ve nispi olarak hesaplandığı yazılan 10.400,00 TL vekalet ücreti ile yine aynı tarife uyarınca hesaplandığı yazılan manevi tazminat için (maktu hesaplanan) 750,00-TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak vekille temsil edilen davalı idareye verilmesine karar verilmiştir.

Davacı tarafından, hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek, anılan İdare Mahkemesi kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.

İdare Mahkemesi Kararının Esasına İlişkin İnceleme;

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun “kararın bozulması” başlıklı 49. maddesinin 1. fıkrasında; temyiz incelemesi sonucu Danıştayın; a) Görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması, b) Hukuka aykırı karar verilmesi c) Usul hükümlerine uyulmamış olunması sebeplerinden dolayı incelenen kararı bozacağı kuralına yer verilmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgeler ile temyiz dilekçesindeki iddiaların incelenmesinden, davacı tarafın temyiz istemine konu İdare Mahkemesi’nin davanın reddi yolundaki kararının bozulmasını gerektirecek yasal bir sebebin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

İdare Mahkemesi Kararının Vekalet Ücretine İlişkin Kısmının İncelenmesi;

Temyiz edilen Mahkeme kararının, davanın reddi yolundaki kısmında hukuka aykırılık görülmediğinden bu kısımda vekalet ücretine ilişkin hüküm incelenecektir.

Davacı tarafça, 100.000 TL maddi, 250.000 TL manevi zararın tazmini istemiyle bakmakta olduğumuz dava açılmıştır.

Davanın tümüyle reddi nedeniyle, talep edilen maddi tazminat miktarı üzerinden nispi olarak hesaplanan 10.400 TL, manevi tazminat için 750 TL maktu olmak üzere toplam 11.150 TL tutarındaki vekalet ücreti hesaplanmıştır.

Vekalet ücreti olarak hükmedilen miktarın maddi tazminat istemi nedeniyle nisbi hesaplanarak hükmedilen 10.400 TL lik kısmının hak arama hürriyeti ve mahkemeye erişim hakkı bağlamında incelenmesi gerekmektedir.

Bu bağlamda;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir.

Yine Anayasa’nın 148. maddesinin 3. fıkrasında ise, “Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir. ” hükmü yer almıştır.

Bir tam yargı davası sonucunda , davacı aleyhine hükmedilen vekalet ücretinin, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan hak arama hürriyeti ve mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuru sonucunda verilen Anayasa Mahkemesinin 7.11.2013 tarih ve B. No:2012/791 numaralı kararında konuya ilişkin temel ilkeler ortaya konulmuştur.

Buna göre, “Sözleşme’nin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde, mahkemeye erişim hakkına açıkça yer verilmemişse de maddenin (1) numaralı fıkrasındaki “herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, … bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini istemek hakkı…” ifadeleri çerçevesinde ve hakkın doğası gereği mahkemeye erişim hakkını da kapsadığının kabulü gerekir.

Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hale getiren, bir başka ifadeyle mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir.

Dava sonucundaki başarıya dayalı olarak taraflara vekâlet ücreti ödeme yükümlülüğü öngörülmesi de bu kapsamda mahkemeye erişim hakkına yönelik bir sınırlama oluşturur. Böyle bir sınırlamanın meşru görülebilmesi için kamu yararı ile birey hakkı arasında makul bir dengenin gözetilmiş olması gerekir. …… Bu yükümlülüklerin kapsamını belirlemek kamu otoritelerinin takdir yetkisi içindedir. Öngörülen yükümlülükler dava açmayı imkânsız hale getirmedikçe ya da aşırı derece zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği söylenemez. Dolayısıyla davayı kaybetmesi halinde başvurucuya yüklenecek olan vekâlet ücreti bu çerçevede değerlendirilmelidir. (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38 – 39).

Buna karşılık bir hukuki uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyan başvurucuların, reddedilen dava konusu miktar üzerinden hesaplanan vekâlet ücretini karşı tarafa ödemeye mahkûm edilmeleri ihtimali veya olgusu, belirli dava koşulları çerçevesinde mahkemeye başvurmalarını engelleme ya da mahkemeye başvurmalarını anlamsız kılma riski taşımaktadır. Bu çerçevede, davanın özel koşulları çerçevesinde masrafların makullüğü ve orantılılığı, mahkemeye erişim hakkının asgari sınırını teşkil etmektedir.

Taraflardan birinin yargılamadaki başarı oranına göre kazanılan veya kaybedilen değer oranında lehine veya aleyhine mahkeme masraflarının hükmedilmesine yönelik düzenlemeler mahkemeye erişim hakkına müdahale oluşturmakta ise de abartılı, zorlama veya ciddiyetten yoksun talepleri disipline etmeye yönelik orantılı müdahaleler meşru görülebilir.

Ancak, yukarıda da ifade edildiği üzere, bu sınırlamaların hakkın özüne zarar vermeyecek nitelikte, meşru bir amaca dayalı ve kullanılan aracın sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu yararının gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil dengeyi bozacak şekilde birey aleyhine katlanılması zor külfetler yüklenmemiş olması gereklidir.” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan değerlendirmelere göre, istenen tazminatın reddedilmesi üzerine belirli bir oranının karşı tarafa vekâlet ücreti olarak ödenmesi yükümlülüğü öngörülmesi tek başına mahkemeye erişim hakkını ihlal eden bir müdahale olarak nitelendirilemeyecektir. Ancak her bir uyuşmazlığın kendini özgü niteliklerinin ve uyuşmazlığa konu olayın , davacıların mahkemeye erişim hakkı üzerinde farklı sonuçlar doğurabilmesi de mümkündür.

Açılan bir tam yargı davasında istenilen tazminatın miktarının, ancak bilirkişi incelemesi ve benzeri araştırmalardan sonra elde edilen verilere göre mahkemece takdir edildiği bilinmektedir. Tazminat davasının bu özelliği gereği, gerçekte hak edilen tazminat miktarının dava açılmadan önce davacılar tarafından tam olarak bilinmesi veya öngörülmesi mümkün değildir. Dava açılması aşamasında karşı karşıya kalınan bu belirsizliğin, davacıları yüksek miktarlı istemlerde bulunmaya yönlendirebileceği açıktır.

Talep miktarının sonradan düzeltilmesi (ıslah), tazminat davasının başındaki belirsizlik karşısında bir güvence oluşturabilecekse de, davanın açıldığı tarihte 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda böyle bir kuruma yer verilmemiştir. Dolayısıyla, hak kaybına uğramak istemeyen davacılar için, tazminat taleplerine ilişkin miktarları yüksek tutmaktan başka seçenek bulunmamaktadır.

Davacı bu hukuki ve fiili bu şartlar altında açtığı davasında, 100.000 TL maddi, 250.000 TL manevi zararın tazminini istemiştir.

Bilindiği üzere sağlık hizmetleri, bünyesinde risk taşıyan, tıbbi ve teknik bilgiyi gerektiren hizmetlerdendir. Sağlık hizmetinden yararlanan bir kişinin zarara uğraması halinde, zararın doğmasında idarenin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığı da ancak konusunda uzmanı olan kişi ya da kuruluşlarca yapılacak detaylı incelemler sonucunda ortaya konabilecektir.

Sonuç olarak, ıslah olanağı bulunmaması nedeniyle tazminat istemi yüksek tutulmak zorunda kalınan, gerçekte hak edilen tazminat miktarı kestirelemeyen, çözümü davanın her iki tarafı için de zor ve karmaşık olan böylesi bir dava sonucunda, reddedilen maddi tazminat miktarı üzerinden 10.400 TL tutarında nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi, hak arama özgürlüğünü ve mahkemeye erişim hakkını kullanan davacının, kullandığı hak nedeniyle olağan dışı ağırlıkta bir mali yük altına girmesi sonucunu doğurmuştur. Böyle bir sonucun, hak arama özgürlüğüne ve mahkemeye erişim hakkına, olağan dışı bir kısıtlama getirdiği ortadadır.

Yukarıda açıklanan şekilde davacıların, kullandıkları Anayasal hakları nedeniyle olağan dışı ağırlıkta bir mali yük altında kalmış olmaları, bu durumun hak arama özgürlüğü ve mahkemeye erişim hakkı üzerinde olağan dışı bir kısıtlama oluşturması karşısında, maktu belirlenmesi gerekirken talep edilen maddi tazminat miktarı üzerinden nispi olarak belirlenen vekalet ücretinde hukuka uygunluk görülmemiştir.

Bu durumda reddedilen maddi ve manevi tazminat için ayrı ayrı ve maktu olmak üzere vekalet ücretine hükmedilmesi gerekecektir.
Açıklanan nedenlerle, 2577 sayılı Kanun’un 49. maddesine uygun bulunan davacı tarafın temyiz isteminin kısmen kabulü ile Şanlıurfa 1. İdare Mahkemesi’nin 23/09/2014 tarih ve E:2010/639; K:2014/2136 sayılı kararının, vekalet ücretine ilişkin kısmının BOZULMASINA, diğer kısımlarının ONANMASINA, artan harç ve posta masrafının istemi halinde ilgili tarafa iadesine, bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere anılan dosyanın Mahkemeye gönderilmesine, 2577 sayılı Kanunun 54. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 07/05/2015 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY:

Dosyadaki bilgi ve belgeler incelendiğinde; davacı tarafın kortizon içerikli ilaç uygulamaları sırasında doz aşımından yakındığı anlaşılmaktadır.
Adli Tıp Kurumu nezdinde hazırlanan raporda da ifade edildiği üzere; femur başı avasküler nekrozunun kişide glukokortikoidlerin(Kortizon içerik) kullanımı sonucu ortaya çıkabileceği belirtilmiştir.
Yine aynı raporda davacıda meydana gelen durumun bir komplikasyon olduğu ifade edilmiştir.
Komplikasyon, tıbbi girişim sırasında öngörülmeyen, öngörülse bile önlenemeyen durum ya da istenmeyen sonuçtur.
” Hatalı Tıbbi Uygulama ” ise; hastanın tanı ve tedavisi sırasında standart uygulamanın yapılmaması, bilgi ve beceri eksikliği, hastaya uygun tedavi uygulanmamasıdır.
Bu kapsamda kortizon içerikli ilaçların, femur başı nekrozuna sebebiyet verdiği bilindiği halde tedavi sürecinde, hastada yan etkiler meydana getirip getirmediği hususunda gerekli tetkiklerin (kemik ölçümü gibi) yapılmamış olması tedavinin seyrinin tıp kurallarına uygun yürütülmediğinin göstermektedir.
Bu bilgiler ışığında, meydana gelen durum komplikasyondan çok daha öte, tıbbi uygulama hatası(malpraktis) kavramına işarettir.
Bu durumda sunulan sağlık hizmetinin kusurlu işletildiği anlaşıldığından davacının taleplerinin değerlendirilmesi gerekirken, davanın reddi yolunda hüküm kurulmasında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.
Açıklanan nedenlerle davacı tarafın temyiz isteminin kabulüyle İdare Mahkemesi kararının bozulması gerektiği görüşüyle çoğunluk kararına katılmıyorum.
Başkan Vekili

CategoryYargı Kararı
Yorum Yazın:

*

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Call Now Button
WhatsApp chat