H.U.M.K. unun 9/3 maddesine göre “Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme davacının ikametgâhı veya eşlerin davadan evvel son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.” 4721 Sayılı T.M.K. unun 168. Maddesinde ise “eşlerin birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları, yer mahkemesinin yetkili olduğu öngörülmektedir.” T.M.K. un 168. Maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanu­nunu ilgilendiren bir konuda T.M.K/unda düzenleme yapılmasının amacı, kişi halleriyle ilgili önemli bir özel konu olması nedeniyle burada özel yetki kuralı koy­manın yararlarından dolayıdır. Boşanma davalarında yetki konusunda “eşlerden birinin yerleşim yeri veya eşlerin davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinin özel yetkisine yer verilmek suretiyle değişikliğe gidilmiştir. Davacı eş dilerse yerleşim yeri Aile Mahkemesi veya yerleşim yerinde Aile Mahkemesi yoksa Asliye Hukuk Mahkemesinde, dilerse son defa altı aydan beri birlikte oturulan yer Aile Mahkemesi veya burada Aile Mahkemesi yoksa Asli­ye Hukuk Mahkemesinde boşanma davası açma hakkına sahiptir. Eşlerin yerleşim yerinden ne anlamak gerektiği oldukça karmaşık bir yapı arz edecektir.

YHGK bir kararında “davacı kadının 15.8.2002 tarihinde koca evini terk edip, o tarihten beri baba evin­de oturduğu, işte çalışmadığı, üzerine kayıtlı bir taşınmazının bulunmadığı, haya­tın olağan akışı gereğince sığınabileceği ve yerleşebileceği tek yerin baba evi oldu­ğu, ayrı ev açıp orada hayatını idame ettirmesinin mevcut şartlarda mümkün bu­lunmadığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca davacı kadının sürekli kalma niyeti ile baba evine gittiğinin ve hayatını burada devam ettireceğinin kabulü zorunlu bulunmaktadır.” demek suretiyle kadının son defa altı aydan beri birlikte oturduk­ları yer dışında bir yerde boşanma davası açabilmesi için kadının babasının yerle­şim yerinde boşanma davası açabilmesi için yerleşebileceği başka bir yerin olma­ması gereğine işareti etmiştir. Kadının sürekli kalma niyetiyle bulunduğu ve haya­tını burada idame ettirdiğini kanıtladığı yerde de boşanma davası açması mümkün hale gelmiştir.

Boşanma ve ayrılık davalarında yetki kamu düzenini ilgilendiren, münhasır yetki değildir. Davalı yetkisiz olduğunu düşündüğü mahkemenin yetkisine H.U.M.K. unun 195. Maddesine göre ilk itirazda bulunmak zorundadır. Yetki itira­zının on günlük cevap süresi içinde ileri sürülmesi gerekir. Dava dilekçesinin tebliğ tarihinden itibaren on günlük süre geçtikten sonra yapılan yetki itirazının reddine karar vermek gerekir. Bu halde ret kararının davalıya tebliğine gerek yoktur.

Cevap süresi içinde yetki itirazında bulunulmuş ancak yetkili mahkeme doğru olarak gösterilmemişse bu halde de yetki itirazının reddine karar vermek ve ret ara kararının davayı takip etmeyen davalıya tebliği gerekir. Yine cevap süresi içinde yetki itirazında bulunmak ve birden fazla yetkili mahkeme gösterilmesi halinde davalıdan hangi yetkili mahkemeyi seçtiğinin sorulması ona göre yetkili mahkeme­nin tespit edilmesi gerekir.

Davalı yetki itirazında bulunurken yetkili mahkemeyi de doğru olarak göster­mek zorundadır. Davalı isterse yerleşim yeri mahkemesini, isterse son defa altı aydan beri birlikte oturulan yer mahkemesinin yetkili olduğunu ileri sürmek hak­kına sahiptir.

Mahkeme yetki ilk itirazını hadise şeklinde incelemekle görevlidir. Taraflardan yetki itirazına hasren delilleri sorulmalı davanın esasına girmeden yetki itirazına ilişkin varsa tarafların delilleri toplanmalı, yetki itirazı hakkında olumlu veya olum­suz bir karar verilmelidir.

Son Defa Altı Ay Birlikte Oturulan Yer Mahkemesi: Boşanma ve ayrılık dava­ları eşlerin son defa altı ay birlikte oturdukla im yer mahkemesinde de açılabilir. Bu halde yerleşim yeri (ikametgâh) mahkemesi yetkili olduğu gösterilerek yetki itira­zında bulunulamaz.

Davacının Yerleşim yeri Mahkemesi: Hangi mahkemenin yerleşim yeri mah­kemesi olduğunun saptanması oldukça teknik bir konudur. Öncelikle yerleşim yeri kavramından ne anlamak gerektiği üzerinde durmak gerekir.

1982 Anayasası Açısından Yerleşim Yeri: Anayasanın 23. maddesi yerleşme özgürlüğünü, 21. maddesi ise konut doku­nulmazlığını düzenlemiştir. Bu iki özgürlükte Anayasanın ikinci kısmında Temel Haklar ve Ödevler başlığı altında yer almıştır. Ne yerleşim özgürlüğü ne de konut dokunulmazlığı tek başına yerleşim yeri kavramının karşılığı değildir. Ancak bu iki hak ve özgürlükle yerleşim yeri özgürlüğü arasında çok yakın bir ilgi vardır. Gerek konut dokunulmazlığı gerekse yerleşme özgürlüğü yerleşim yeri özgürlüğünün öncesinde yer alan, yerleşim yeri özgürlüğünün temelini oluşturan hak ve özgür­lüklerdir. Anayasanın 23/2. maddesi yerleşme özgürlüğünün 13. maddesi ise temel hak ve özgürlüklerin sınırlanabileceğini öngörmüştür. Özellikle Anayasanın 23/2. maddesi “Yerleşme hürriyeti suç işlemesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını koru­mak amacıyla kanunla sınırlanabileceğini” öngörmekledir. Bu yerleşim yeri özgür­lüğünün de sınırlanması anlamına gelmektedir. Zaman zaman kamuoyunda tartı­şıldığı gibi İstanbul’da yaşamın zorluğundan da kaynaklanan sorunların çözümü bakımından İstanbul’a yerleşmenin sınırlandırılması istenmektedir. 2935 sayılı Ola­ğanüstü Hal Kanununun 9/a maddesine göre “bölgenin belirli yerlerinde yerleşimi yasaklamak, belirli yerleşim yerlerine giriş ve buralardan çıkışı sınırlamak, belli yerleşim yerlerini boşaltmak veya başka yerlere nakletmek” mümkündür. Buna göre yerleşim yeri değiştirilmekte veya sınırlandırılmaktadır. Kaldı ki yerleşim yeri özgürlüğü velayet altındaki ergin olmayan çocuk ve kısıtlılar yönünden Medeni Kanun tarafından da sınırlandırılmıştır. Anayasaya göre yerleşim yeri özgürlüğü temel hak ve özgürlüklerdendir, ancak kanunla sınırlamak mümkündür.

B- Yerleşim Yerinin Tanımı

Herkesin bir ülkeyle ve ülke içinde bir veya birden çok yerle ilişkisi vardır. Yer­leşim yerinin tekliği prensibini benimseyen hukuk sistemine göre insanların ülke içinde ilişkide bulunduğu yerlerden sadece biriyle ilişkisi yerleşim yeri ilişkisidir.

Doktrinde yerleşim yeri genellikle “Menfaat ve rabıtaların mihrakı, hayat faali­yetlerinin cereyan ettiği mahaldir; o, bir kimsenin şahsi ve ticari münasebetlerinin mekan itibariyle merkezidir” (Dr. A. Egger- İsviçre Medeni Kanunu Şerhi, sayfa 218) şeklinde tarif edilmektedir. Türk Medeni Kanununda yerleşim yeri 19-22. Maddeleri arasında dört maddede düzenlemiştir. Medeni Kanunun 19. maddesi yerleşim yerini yerleşmek niyeti ile oturulan yer olarak tarif etmiştir. Her şahsın mutlaka yerleşim yeri olması gerektiğini, bir kimsenin aynı anda birden çok yerle­şim yeri olamayacağını hüküm altına almıştır. İnsanlar birçok sebeple birçok yerle ilişki içinde olabilirler. Yerleşim yeri için ilişkide bulunulan, fiilen oturulan yerdeki bağlantıların yerleşmek niyetiyle kurulmuş olması gerekir. Dr. A. b’gger’e göre yer­leşim yerinin biri objektif, dış bir şart olan oturma (bir yerde durup kalmak), diğeri sübjektif, iç bir şart olan daimi suretle kalmak niyeti unsuru vardır. Her ikisi de gayri kati olup yoruma muhtaçtır. Yargıtay 2.H.D.yerleşim yerini “bir kimsenin yerleşim yeri, yerleşmek niyetiyle oturduğu yerdir. Bir kimsenin aynı zamanda birden ziyade yerleşim yeri olamaz” şeklinde tarif etmiştir (28.6.1993 tarih 5451-6313 sayılı karar). Atay, bu iki unsuru yeterli bulmaz. Oturma ve yerleşme iradesini isteğe bağlı yerleşim yerinin unsuru olarak görür (Şahıslar Hukuku, sayfa 88). Doç. Dr. Mustafa Dural ise “Yerleşme niyeti gerçekte sübjektif bir olgudur. Bu sebeple tespiti oldukça güçtür. Hiç şüphesiz kişinin bu amacını açık olarak belirttiği haller­de sorun yoktur” demektedir (Türk Medeni Hukukunda Gerçek Kişiler, sayfa 194). Yargıtay 15. Hukuk Dairesi Bir Kararında “… davada Hukuk usulü Muhakemeleri Kanununun 9. maddesindeki genel yetki kurallarının uygulanması gerekmektedir. Davacı tarafça davalılardan borçlu Celalettin hakkında icra takibi Denizli’de yapıl­mış olup, ödeme emri de bu adreste tebliğ edilmiştir… Emniyet yazısında davanın açıldığı tarihte davalı Celalettin’in Denizli ilinde ikamet ettiği belirtilmiş, keza Jan­darma Komutanlığı yazısında bu husus teyit edilmiştir. Öte yandan davalı Celalet­tin 15.10.1992 tarihli oturumda kendisinin Denizli’de ikamet ettiğini imzalı beyanı ile ifade etmiştir.” (Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 27.1.1994 tarih, 5466-349 sayılı karar) demek suretiyle yerleşme niyetinin ya da sübjektif unsurun açıkça ifade edilmesine değer verilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Türk Medeni Kanunu On tasarısının 19. maddesinin gerekçesi yerleşim yerini, “Yerleşim yeri maddi değil hukuki bir kav­ramdır; yani bir kimsenin hukuken bağlı olduğu bölge veya yerdir” şeklinde tarif etmiştir. Köprülü’ye göre yerleşim yeri bir kimsenin hukuki durumunun, eylem ve işlemlerinin merkezlendiği yerdir. Hukuken bağlı olduğu yerdir. Köprülü hukuken bir yere bağlı olunmasını hukuki varsayım olarak değerlendirmektedir. (Prof. Dr. B, Köprülü, Medeni Hukuk, sayfa 258).

Yerleşim yerinin tarifi kadar tespiti de önemlidir. Hâkim her olayda fiilen otu­rulan yer ve yerleşme niyetini araştıracaktır. Bunun için şahsın tüm ekonomik sos­yal ve kültürel faaliyetlerini, yani şansın dış dünya ile kurduğu ilişkilerin bütününü gözden geçirmek ve yerleşmek niyetini araştırmak gerekecektir. Hiç şüphesiz yerle­şim yeri insanın ilişki kurduğu herhangi bir yer değildir. Medeni Kanunun 20/2. maddesinde belirtilen istisna dışında sakin olunan yer yerleşim yeri sayılmaz. Me­deni Kanun şahsın yerleşim yeri ile ticari ve sınai müesseselerin yerleşim yerinin farklı olduğunu kabul etmiştir. Medeni Kanunun yerleşim yerine ilişkin hükümleri ticari ve sınai müesseselerin yerleşim yerlerinin tespitinde tatbik edilemez (MK. 19/2).

Boşanma davalarında ortak konutu terk ederek ailesinin yanına sığman ve her halinden orada kalmaya devam edeceği anlaşılan eşin yerleşim yerinin mutaden bulunma ölçülerinden daha fazla oranda orada kalacağı tespit edilen eşin yerleşim yerinin orası olduğu ve o yerde boşanma davası açabileceği Yargıtay içtihatları gereği kabul edilmektedir.

mahkeme

Yerleşim Yeri Çeşitleri

İsteğe Bağlı Yerleşim yeri: Şahsın özgür iradesi ile seçtiği yerleşim yeridir.
4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 19. maddesi isteğe bağlı yerleşim yeri için iki
şartın gerçekleşmesini öngörmüştür.

Sürekli kalma durumu,

Yerleşme iradesi.

Oturulan yer her zaman yerleşim yeri sayılmaz. Sakin olunan yer iradi yerleşim yerinin unsuru olan oturma anlamına gelmez. Oturmada devamlılık şarttır. Ancak devamlılık, gerektiğinde ara verilmesine engel değildir. Bu anlamda oturma şahsın ilişki kurduğu yerlerden daha sıkı bir bağı ifade eder. Yerleşme iradesini insanın dış dünya ile ilişkisinden, ekonomik, ticari, sosyal ve kültürel faaliyetlerinden kişinin bu ilişkiye yansıyan arzu ve iradesinden çıkartmak gerekir. Yargıtay 2. HD. bir kararında; “ikametgâh (yerleşim yeri) ilmühaberinin tek başına Medeni Kanunun 19. maddesi anlamında yerleşim yerini kanıtlamayacağını ” kararlaştırmıştır. Yer­leşmek maksadıyla oturulan yerin başka delillerle de ispat edilmesi zorunludur. Şahıs yerleşim yeri iddia edilen yerde kendi adına tapulu evde oturuyor, nüfusa o yerde kayıtlıdır veya nüfus kaydını o yere naklettirmiştir, orada ticaretle uğraşmak­ta olmalı, varsa önceki yerleşim yeri ile ilişkisini tümü ile kesmiş bulunmalıdır. Ancak bu sayılanlar sınırlayıcı değildir. Her olayın özelliğine göre yerleşmek iradesi ve fiilen oturma olgusunun araştırılması gerekir.

Varsayılan yerleşim yeri: 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 20/2. madde­sine göre “önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı bir ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı halde Türkiye’de henüz bir yerleşim yeri edinmemiş olan kimsenin halen oturduğu yer, yerleşim yeri sayılır” denilmektedir. Bu madde ile sakın olunan
yer istisnai olarak yerleşim yeri sayılmıştır.

Y.H.G.K bir kararında sürekli kalma ve hayatını orada devam ettirme niyetini boşanma davasının orada açılması için yeterli kabul etmek suretiyle yerleşim yerine ayrı bir anlam katmıştır.

Yasal Yerleşim yeri: Medeni Kanunun 21. maddesinde düzenlenmiştir. Türk Medeni Kanunun 21. maddesi ” Velayet altında bulunan çocuğun yerleşim yeri, ana ve babasının, ana babasının ortak yerleşim yeri yoksa, çocuğun kendisine bırakıldı­ğı ana ve babanın yerleşim yeridir. Diğer hallerde çocuğun oturma yeri, onun yerle­şim yeri sayılır. Vesayet altındaki kişilerin yerleşim yeri, bağlı oldukları vesayet makamının bulunduğu yerdir” demektedir. Ana babanın ortak yerleşim yeri, vela­yetleri altındaki çocukların, vesayet makamı olan mahkemenin bulunduğu yerde vesayet altındaki kimsenin yerleşim yeri sayılmaktadır. Maddenin kenar başlığı
velayet ve vesayet altında bulunan kişilerin yerleşim yerlerini ifade etmek üzere “Yasal yerleşim yeri” şeklinde kaleme alınmıştır. Maddede ana ve babanın birlikte velayet hakkına sahip olduğu durumlarda velayet altındaki küçüğün yerleşim yeri­nin ana ve babanın yerleşim yeri olduğu hükme bağlanmaktadır. Ana ve babanın ortak bir yerleşim yerinin bulunmadığı, eşlerin ayrı yaşadığı, boşanma hâlinde he­nüz velayet hakkına sahip olmayan ana veya babanın söz konusu olduğu durum­larda çocuğun yerleşim yeri, çocuk kendisine bırakılan ana veya babanın yerleşim yeri olacaktır. Buradaki “çocuğun kendisine bırakıldığı” deyimi, fiilen çocuğu ya­nında alıkoyan ana veya babayı değil, bırakılmanın bir hakka dayanmasını ifade etmek üzere kullanılmıştır. Bir başka ifadeyle buradaki alıkoymak, fiili durumu değil “hukuka uygun bırakılmayı”, ifâde eder. Ana ve baba velayet hakkına sahip değiller ve çocuk bunlardan birinin korumasına bırakılmış da değilse, maddede çocuğun oturma yeri onun yerleşim yeri olarak kabul edilmiştir.

Maddenin ikinci fıkrasında vesayet altındaki kişilerin yerleşim yeri vesayet ma­kamının bulunduğu yer olarak düzenlenmiştir.

Evlilik birliğinin gereği karı kocanın aynı çatı altında oturmalarını gerektirir. Şüphesiz boşanma davalarında yetki münhasır yetki değildir. Boşanma davası yet­kisiz mahkemede açılmış ve yetkili mahkeme doğru olarak gösterilerek yetki itirazı yapılmamışsa mahkeme kendiliğinden yetkisizlik kararı veremez. Davanın esasını inceleyip karar vermek durumundadır.

Medeni Kanunun 335. maddesine göre “ergin olmayan çocuk ana ve babasının velayeti altındadır”. Kural olarak velayet erginlik ile son bulur. Medeni Kanunun 11. maddesine göre “Erginlik on sekiz yaşının doldurulmasıyla başlar”. Aynı Kanu­nun 12. maddesine göre “On beş yaşını bitiren küçük kendi isteği ve velisinin rıza­sıyla Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından ergin hale getirilir”. Bu tür bir davanın Aile Mahkemesinde değil Asliye Hukuk Mahkemesinde bakılması gerekir. Evlenme kişiyi ergin (reşit) kılar (MK. 11/2). Medeni Kanunu 124. maddesi “erkek on yedi, kadın on beş yaşını doldurmadıkça evlenemez. Hâkim olağanüstü hallerde ve pek önemli bir sebebin varlığı gerçekleştiği takdirde on altı yaşını tamamlamış bir erke­ğin veya bir kadının” evlenmesine izin verebilir. M.K. un 11/2 ci maddesine göre evlenmek kişiyi ergin kılar. Anne ve babanın velayeti çocukları reşit olmakla sona ereceğinden çocuklarına yerleşim yeri tespit etme hakları da sona erer.

Her iki eşin veya velayet kendisinde olan eşin ölümü, velayetin her iki eşten alınıp kaldırılması (nez’i) veya velayet hakkına sahip sağ eşin velayetinin nez edil­mesinden sonra küçüğe bir vasi tayini gerekir. Medeni Kanunun 411. maddesine göre “vesayet işlerinde yetki küçüğün veya mahcurun yerleşim yerindeki vesayet dairesine aittir”. Küçüğün yerleşim yeri nasıl tayin edilecektir. Yargıtay 2.H.D.27.10.1992 tarih, 9814/10359 sayıl kararında aynen; ” bir kimsenin nüfusa kayıtlı olduğu yer yerleşim yeri için karinedir. Somut olayda küçük Saniye Kasta­monu ili Çatalzeytin ilçesi Hacıreis Köyü hane 17 de nüfusa kayıtlı olup yerleşim yeri orasıdır” demek suretiyle Nüfus Kanununun 4. ve Vatandaşlık Kanununun 38. maddesindeki karineye göre yerleşim yerinin tayin edilmesi gerektiğine işaret et­miştir. Yargıtay 2.H.D.4721 Sayılı T.M.K.’unun kabulünden sonra da uygulamaları­na aynı doğrultuda devam etmekte iken 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu da “nüfusa kayıtlı olunan yer yerleşim yerine karine kabul edileceği hususunda bir hüküm olmaması” sebebiyle bu görüşünden vazgeçmiştir. Doktrinde “durup kalı­nan, oturulan (sakin olunan) yerin yerleşim yeri kabul edilmesi, müstakil yerleşim yeri hakkındaki kaidelere göre tayin olunması veya ana babanın yerleşim yerinin esas alınması” şeklinde üç ayrı görüş vardır (A. Egeer, sayfa 239). Yargıtay 2.H.D.yukarıdaki içtihatla bu üç görüşten de ayrılmış görünmektedir.

M.K. un 337. Maddesine göre evlilik dışı doğan çocuğun velayeti anaya aittir. Ana baba evli değilse çocuk ananın velayeti altında olduğundan çocuğun yerleşim yeri anasının yerleşim yeridir. Velayet düzenlemek mümkün olmadığı hallerde bir vasi tayin edilmesi gerekir. Bu halde vesayet makamının yerleşim yeri küçüğün yerleşim yeri olacaktır. Evlilik dışı doğan çocuğun velayeti annede olmakla beraber annenin velayeti nez edilmiş olması halinde velayet düzenlenene kadar veya vasi tayinine kadar geçen sürede çocuğun yerleşim yerini T.M.K.’unun 21/1. maddesine göre sap­tamak gerekmektedir. Maddede; “Diğer hallerde çocuğun yerleşim yeri, onun yerle­şim yeri sayılır.” denmek suretiyle durum açıklığa kavuşturulmuş, çocuk bakımından bu ayrık durumda sakin olunan yer,durup kalman yer yerleşim yeri olmaktadır.

Medeni Kanunun 404. maddesi “velayet altında bulunmayan her küçüğe, 405. madde “akıl hastalığı veya akıl zayıflığı yüzünden işlerini görmekten aciz ve de­vamlı olarak yardım ve gözetime muhtaç olan veya başkalarının güvenliği için teh­like teşkil eden her reşide, 406. madde “savurganlığı ve kötü idaresi ile kendisini veya ailesini yoksulluğa düşüren veya devamlı olarak başkasının yardım ve göze­timine muhtaç olan ya da başkasının güvenliğini tehdit eden her reşide” 407. mad­de “bir yıl ve daha fazla özgürlüğü bağlayıcı cezaya mahkum olan her reşide” 408. madde ise “yaşlılığı sakatlığı veya tecrübesizliği yüzünden işlerini gereği gibi gör­mekten aciz olduğunu ispat eden her reşide bir vasi tayin edileceğini hüküm altına almıştır. Vesayet daireleri Sulh Hukuk Mahkemesidir. Medeni Kanun istisnai olarak aile vesayetini de tanımıştır (MK. 398 md.) Aile vesayetinde Sulh Mahkemesinin yerini aile meclisi (MK. 400 md.) almaktadır. Vesayet organları ise vasiler kayyımlar ve kanuni müşavirlerdir. Medeni Kanunun 21. maddesine göre mahkemenin bu­lunduğu yer vesayet altındaki kimsenin yerleşim yeri kabul edilmektedir. Aile Mahkemesinin izni olmadıkça vesayet altındaki kimse yerleşim yerini değiştiremez. Türk Medeni Kanunun 412. maddesinin ilk cümlesine göre vesayet makamının izni olmadıkça vesayet altındaki kişi yerleşim yerini değiştiremez.

Kendisine kayyım tayin edilen kimse medeni haklarını kullanma yetkilerini muhafaza eder (MK. 458). “Temsil kayyımı” Medeni Kanunun 426. maddesinde “idare kayyımı” Medeni Kanunun 427. maddesinde belirtilen işleri idare ile görev­lidir. Bu halde vesayet makamının yerleşim yerini kendisine kayım tayin edilen şahsın yerleşim yeri olarak kabul etme olanağı yoktur.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanunun 429. maddesi “vesayet altına alınması için yeter­li sebep bulunmamakla beraber, medeni hakları kullanmak yetkisinden kısmen yok­sun kılınması kendisinin yararına olan ergin kişiye aşağıda yazılı işlerde reyi alınmak üzere bir müşavir tayin edilir” demektedir. Maddenin başlığından da anlaşıldığı gibi kendisine müşavir tayin edilen şahıs mahdut (sınırlı) ehliyetidir. Medeni Kanunun 429, maddede yazılı muameleler dışındaki muameleleri müşavire danışmadan reyini almadan yalnız başına yapabilir. Kendisine müşavir tayin edilen şahısın yerleşim yerini seçme özgürlüğü vardır. Vesayet makamının yerleşim yerine bağlı değildir.

İstisnalar: a) Medeni Kanunun 197/1. maddesine göre ” Eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehli­keye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir”. M.K. un 197 /l. fıkrası birlikte yaşamaya ara verilmesine ilişkin özel bir önlem getirmektedir. Bu madde İsviçre Medenî Kanununun 175 inci maddesine karşılık gelmektedir. İsviçre Medeni Kanu­nunda olduğu gibi ortak yaşam nedeniyle eşlerden birinin kişiliği, ekonomik güven­liği veya ailenin huzuru ciddî şekilde tehlikeye düşmesi söz konusu olduğunda eş­lerden her birinin ayrı yaşama hakkı öngörülmüştür. Maddenin ikinci fıkrası eski Medeni Kanunun 137 nci maddesinde öngörülen koruma önlemlerini düzenlemek­tedir. İsviçre Medenî Kanununun 176. cı maddesinin birinci fıkrası hükmünden esin­lenmek suretiyle kaleme alınan bu yeni hükümle, ayn yaşamanın haklı olduğu hâl­lerde, hâkime; diğer önlemlerin yanında konut ve ev eşyalarından, hangi eşin hangi oranda yararlanacağına karar verme görevi de verilmiştir. Eşler bu hallerde varsayı­lan yerleşim yerinden ayrı olarak yerleşim yeri edinme hakkına sahiptir.

Boşanma ve ayrılık davası açıldıktan sonra eşlerden her biri, dava devam ettiği sürece eşinden ayrı yaşamak hakkını elde eder. Bu iki halde kadının kocasından ayrı konut edinme hakkı vardır. Kadının ayrı mesken edinmesi yetkili mahkemeyi değiştirmez. Her dava açıldığı şartlara tabidir. Kadının yerleşim yeri boşanma ve ayrılık davasından önce kocanın yerleşim yerine tabi olduğuna göre boşanma ve ayrılık davası açıldıktan sonra kadının ayrı yaşamaya hak kazanması yetkili mah­kemenin değiştirilmesini gerektirmez.

Medeni Kanunun 359. maddesine göre ana babasının rızası ile aile dışında yaşayan müstakil meslek ve sanat icra eden reşit olmayan çocuğun da müstakil yerleşim yeri edinebileceğinin kabulü gerekir.

Medeni Kanunun 453. maddesine göre bir meslek ve sanatla uğraşmasına Ai­le Mahkemesi Hâkimi tarafından açıkça veya üstü kapalı olarak izin verilen vesayet altındaki kişi bu meslek veya sanatın zorunlu kıldığı her tasarrufta bulunabilece­ğinden bu şahısların da vesayet dairesinden ayrı yerde meslek ve sanatın icra edil­diği yerde ayrı yerleşim yeri edinebileceğinin kabulü gerekir. Ancak Medeni Kanu­nun 411. maddesine göre vesayet işlerinde yetki mahcurun yerleşim yerindeki ve­sayet dairesine aittir. Medeni Kanunun 412. maddesi ikinci cümlesine göre yerleşim yeri değişirse denetim görev ve yetkisi yeni yerleşim yerinin bulunduğu yer vesayet dairesine geçer. Önceki vesayet dairesinin yetkisizlik kararı ile kısıtlının yeni yerle­şim yeri vesayet dairesinin yetkili olduğuna karar vermesi gerekir.

Nüfus Kanunu ile Vatandaşlık Kanunu Açısından Yerleşim Yeri: 1587 Sayı­lı Nüfus Kanununun 4.maddesi uyarınca, nüfusa kayıtlı olunan yerin, yerleşim yerine karine olduğuna ilişkin kuralın bu kanunun “yer değiştirme” başlıklı 28. maddesinin 24.10.2003 tarihli Resmi Gazete de yayımlanan 4992 sayılı Kanunla kaldırılması karşısında dayanağı kalmamıştır.

Kurumlarda Bulunanların Yerleşim Yeri: Medeni Kanunun 22. maddesi “bir öğretim kurumuna devam etmek için bir yerde bulunma ya da eğitim, sağlık, bakım veya ceza kurumuna konulma, yeni yerleşim yeri edinme sonucunu doğurmayaca­ğını” öngörmüştür. Buna göre uzun süre de olsa eğitim için bir yerde bulunmak, hastahanede yatmak, darulacazeye konmak oranın yerleşim yeri olarak kabul edil­mesini gerektirmez. Burada kalan şahısların yerleşim yerinin genel kurallara göre belirlenmesi gerekir.

Gaipler ve Ölü Şahsın Yerleşim Yeri: Medeni Kanunun 32/2. Maddesine gö­re gaiplik kararında “Yetkili mahkeme, kişinin Türkiye’deki son yerleşim yeri; eğer Türkiye’de hiç yerleşmem işse nüfus sicilinde kayıtlı olduğu yer; böyle bir kayıt da yoksa anasının veya babasının kayıtlı olduğu yer mahkemesidir” demektedir. Gai­bin son yerleşim yeri genel kaideye göre bulunacak bulunamazsa nüfusa kayıtlı olduğu yer oda yoksa anasının veya babasının kayıtlı olduğu yer yerleşim yeri ka­bul edilecektir. Kadın erkek arasındaki eşitliği zedeleyen hükümlerin Medenî Ka­nunumuzdan tasfiyesi amacıyla bu hüküm “anasının veya babasının kayıtlı bulun­duğu yer mahkemesi” şeklinde değiştirilmiştir. Bu değişiklik sayesinde özellikle evlilik dışı doğan ve anasının nüfusuna kayıtlı olan çocuklar ile babası belli olma­yan çocukların yerleşim yeri anasının yerleşim yeri olmaktadır.

Ölü şahsın yerleşim yeri “mirasçılık ihtilaflarının çözümünde, tereke davaların­da ve yetkili mahkemelerin tayininde önemli rol oynamaktadır. Yargıtay 2. H.D.’nin 2.12.1993 tarih, 10902/11681 sayılı kararında “Mirasçılık ihtilafı davalarına murisin son yerleşim yeri mahkemesinde bakılacağına”, yine 23.9.1993 tarih, 7337/8021 sayı­lı kararında “terekeye mümessil tayini davalarına murisin son yerleşim yeri mah­kemesinde bakılacağına” 13.5.1991 tarih 5219/7805 sayılı kararında da yabancının ölümü halinde tereke işlerine son yerleşim yerinde bakılacağına karar vermiştir.

İspat Yükü

Yerleşim yerinin ispatı genel hükümlere tabidir. Kanun aksine emretmedikçe taraflar iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. (T.M.K. 6. mad.) Herkes iddia ettiği yerleşim yerini veya başkasının yerleşim yerinin orası olduğunu ispat etmekle yü­kümlüdür.

Boşanma ve ayrılık davasında yetkili mahkeme ya yerleşim yeri mahkemesi ya da eşlerin son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Ancak dava yetkisiz mahkemede açılmış ve fakat yetki itirazında bulunulmamışsa yetkisiz mah­kemenin kendiliğinden yetkisizlik kararı vermesi söz konusu olmaz, işin esasını ince­lemek ve bir karar vermekle görevlidir. Dava yetkisiz mahkemede açılmakla beraber süresinde yetki itirazında bulunulmuş ne var ki yetkili mahkeme doğru olarak gösterilmemişse bu halde de yetkisiz mahkemenin davaya bakması zorunludur.

Kadının devamlı yaşamak niyetiyle basının evinde yaşaması halinde bu son bu­lunduğu yer Aile Mahkemesinde vey yosa yetkili asliye hukuk mahkemesinde bo­şanma davası açması mümkündür.

Yorum Yazın:

*

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Call Now Button
WhatsApp chat